EBÛ HANÎFE’NİN BAZI VASİYETLERİ

194-somuncubaba-ebuhanife

Kültür ve ilim tarihimizde vasiyetnâmeler bir irşat yolu olarak görülmüştür. Bunun için bazı büyük âlim ve sûfîlerin vasiyetleri meşhur olmuştur. Ebû Hanîfe’nin vasiyetleri de meşhur olanlar arasındadır.
Büyük imam Ebû Hanîfe, bir yönüyle çileli bir hayat yaşamıştır. Âlimlerin geneli fakirlik sebebiyle sıkıntı çekerken o, babadan gelen varlığı sebebiyle bu alanda sıkıntı çekmemiştir. Ancak onun imtihanı bildiği doğrulardan taviz vermemesi sebebiyle siyâsîlerden gelen baskı ve zulümler sebebiyle olmuştur. Acılar ve sıkıntılar onu bir taraftan olgunlaştırıp bir taraftan saygınlığını artırmışken, bir taraftan da ona önemli tecrübeler kazandırmıştır. Bu sebeple o, arkasında çeşitli vasiyetler, yani tavsiye ve nasîhatler bırakmıştır. Nasîhatlerinin bir kısmı Müslümanların geneline yönelik iken bazıları daha şahsa özeldir. Ancak şahsa özel olanlar içerisinde de geneli ilgilendiren önemli mesajlar vardır. Onun Müslümanların geneline yönelik akâid ağırlıklı vasiyeti dışında, öğrencisi Nûh b. Meryem (173/789)’e, Ebû Yûsuf’a, oğlu Hammâd’a ve öğrencisi Yûsuf b. Hâlid es-Semtî (189/804)’ye yaptığı vasiyet de vardır. Burada onun bir genel iki de özel vasiyetini örnek olarak nakledeceğiz.
Kendisi ilke olarak devrinin siyâsîlerinin teklif ettiği görevleri almamakta direnmiştir. Ancak Müslümanların maslahatını düşünerek görev almayı düşünen öğrencilerine şartlı izin vermiş ve onları aydınlatacak tavsiyelerde bulunmuştur.
Ebû Hanîfe’nin Genele Yaptığı Vasiyet
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla!
İman; dil ile ikrar, kalp ile tasdîktir. Sadece ikrar iman olmaz. Çünkü sadece ikrar iman olsaydı, bütün münâfıkların mü’min olmaları gerekirdi. Kezâ sadece tasdîk de iman olmaz. Eğer sadece tasdîk îman olsaydı, bütün kitap ehlinin mü’min olması gerekirdi. Hâlbuki Allah, “Allah şahitlik eder ki, münâfıklar yalancıdırlar.”1 ve “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler Peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar.”2 buyurmaktadır.
İman artmaz ve eksilmez. Çünkü imanın artması ancak küfrün azalmasıyla; eksilmesi de küfrün artmasıyla düşünülebilir. Bir şahsın aynı durumda mü’min ve kâfir olması nasıl mümkün olur? Mü’min gerçekten iman eden, kâfir de gerçekten inkâr eden kimsedir. İmanda şüphe olmaz. Zira Yüce Allah, “Onlar gerçekten mü’minlerdir.”3 ve “Onlar gerçekten kâfirlerdir.”4 buyurmaktadır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmetinden âsî olan kimselerin hepsi gerçekten mü’min olup, kâfir değillerdir.
Amel imandan ayrı, iman da amelden ayrı şeylerdir. Mü’minin birçok zaman bazı amellerden muaf tutulması bunun delilidir. Bu muaflık halinde mü’minden imanın gittiği söylenemez. Âdet gören bir kadın namazdan muaftır. Fakat ondan imanın kaldırıldığını yahut ona imanın terk edilmesinin emredildiğini söylemek câiz değildir. Kanun koyucu (Şâri’) o kimseye, “Orucu terket, sonra da kazâ et.” demiştir. Fakat “İmanı bırak, sonra kazâ et,” denilmesi câiz değildir. “Fakirin zekât vermesi gerekmez.” demek câizdir. Fakat fakirin iman etmesi gerekmez demek câiz değildir.
Hayrın ve şerrin takdîri Allah’tandır. Eğer bir kimse hayır ve şerrin takdîrinin Allah’tan başkasından olduğunu söylerse, o kimse Allah’ı inkâr ve tevhîd inancını iptal etmiş olur.
Ameller; farîza, fazîlet ve ma’siyet olmak üzere üç kısma ayrılır. Farîzalar, Allah’ın emri, dilemesi, muhabbeti, rızâsı, kazâsı, kudreti, ilmi, muvaffak kılması, yaratması ve Levh-i Mahfûz’da yazması iledir. Farz olmayan ameller Allah’ın emri neticesi olan ameller değildir. Eğer öyle olsaydı, farîza olurdu. Fakat fazîlet olan ameller Allah’ın dilemesi, muhabbeti, rızâsı, kaderi, kazâsı, hükmü, ilmi, muvaffak kılması, yaratması ve Levh-i Mahfûz’da yazması neticesidir. Ma’siyet olan amel Allah’ın emri neticesi değildir, fakat Allah’ın muhabbeti, rızâsı ve muvaffak kılması olmaksızın; dilemesi, kazâsı, takdîri, yardıma ihtiyaç duyulduğu anda yardımı kesmesi, ilmi ve Levh-i Mahfûz’da yazması iledir.
Allah’ın ihtiyacı olmaksızın arş üzerine hâkimiyet kurması ve orada karar kılması vardır. Muhtaç olmaksızın arşı ve başkalarını muhâfaza eder. Eğer Allah’ın ihtiyacı olsaydı, mahlûklar gibi âlemi îcâd etmeye ve yönetmeye kâdir olamazdı. Oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, arşın yaratılmasından önce Allah’ın nerede olduğu sorusu ortaya çıkardı. Yüce Allah bundan münezzehtir.
Kur’ân, Allahu Teâlâ’nın mahlûk olmayan kelâmı, vahyi, indirmesi, ilâhî zâtının aynı olmayan, zatından da ayrı düşünülemeyen kelâm sıfatıdır. O, mushaflarda yazılıdır, dille okunur, kalplerde yer tutmaksızın muhâfaza edilir. Mürekkep, kâğıt ve yazıların hepsi yaratılmıştır. Zira bunlar kulların fiilleri sonucudur. Fakat Allah’ın kelâmı mahlûk değildir. Yazılar, harfler, kelimeler, işaretler kulların anlama ihtiyacından dolayı mânâya delâlet eden şeylerdir. Allah’ın kelâmı zâtıyla kâim olup, mânâsı bu delâlet edici şeylerle anlaşılır. Allah’ın kelâmının mahlûk olduğunu söyleyen kimse kâfir olur. Allahu Teâlâ daima kendisine ibâdet edilendir. Kelâmı ise kendisinden ayrılmaksızın okunan, yazılan ve ezberlenendir.
İman Edenlere Müjdeler
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’den sonra bu ümmetin en fazîletlisi Ebû Bekr es-Sıddîk, sonra Ömer, sonra Osman, sonra da Ali’dir (Allah hepsinden razı olsun). “İlk önce iman edenler, herkesi geçenlerdir. Allah’a yakın olanlar onlardır. Onlar Naîm Cennetlerindedir.”5 âyeti bu hususu ifade eder. Önceliği olan herkes daha fazîletlidir. Onları her mü’min ve muttakî sever, buğz edenler münâfık ve kötü kimselerdir. Kullar amelleri, ikrarları ve mârifetleri ile yaratılmışlardır. Fâil yaratılmış (mahlûk) olunca onun fiillerinin haydi haydi yaratılmış olması gerekir.
Allahu Teâlâ mahlûkatı âciz ve zayıf oldukları halde güçleri olmaksızın yaratmıştır. “Sizi yaratan, sonra besleyen, sonra sizi öldüren, sonra dirilten Allah’tır.”6 âyetine göre onların yaratıcı ve rızıklandırıcısı Allahu Teâlâ’dır. Helâl kazanç ve helâlinden mal biriktirmek helâldir. Haramdan mal biriktirmek ise haramdır. İnsanlar üç kısma ayrılır: İmanında samîmî olan mü’min, küfründe direnen inkârcı kâfir ve nifâkında sebât eden ikiyüzlü münâfık. Allahu Teâlâ mü’mine ameli, kâfire imanı, münâfığa da ihlâsı farz kılmıştır. “Ey insanlar; Rabb’inizden sakının.”7 âyetinde “Ey mü’minler, Allah’a itâat edin.”, “Ey kâfirler; Allah’a iman edin.”, “Ey münâfıklar; ihlâslı ve samîmî olun.” mânâsı vardır.
Kulun bir fiili yapması için gerekli olan güç, yani istitâat fiilden önce de sonra da değil, ancak fiille beraberdir. Eğer istitâat fiilden önce olsaydı, kul ihtiyacı anında Allah’a ihtiyaç duymazdı. Bu ise “Hiç kimseye muhtaç olmayan (müstağnî olan) Allah’tır. Sizler ise muhtaçsınız.”8 âyetine aykırı olurdu. İstitâatin fiilden sonra olması, fiilin tâkat ve istitâatsız meydana gelmesini gerektireceği için imkânsızdır.
İslâm Kolaylık Dinidir
Mestler üzerine meshetmek, konuyla ilgili olarak gelen hadîse göre câiz olup; mukîm için bir gün bir gece, yolcu için üç gün üç gecedir. Hadîs, mütevâtire yakın olduğu için inkâr edenin küfründen korkulur. Seferde namazları kısaltmak ve oruç tutmamak ruhsattır. “Sefere çıktığınız zaman namazı kısaltmanızda beis yoktur.”9 ve “İçinizden kim hasta olur veya seferde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar.”10 âyetleri bu hususu ifade etmektedir.
Allahu Teâlâ, “Kalem”e yazmasını emretmiş, kalem de “Ne yazayım ya Rabbi?” demiştir. Allahu Teâlâ da ona “Kıyâmete kadar olacak şeyleri yaz.” buyurmuştur.11 “Onların işledikleri her şey defterlerde kayıtlıdır. Küçük, büyük her şey yazılıdır.”12 âyeti bunu belirtmektedir.
Şüphesiz kabir azabı vardır. Münker ve Nekir’in suâli haktır. Bu konuda hadisler gelmiştir. Cennet ve cehennem haktır ve ehli için yaratılmıştır. Allah mü’minler için cenneti, kâfirler için de cehennemi yaratmıştır. “Müttakîler için hazırlanmıştır.”13, “Kâfirler için hazırlanmıştır.”14 âyetlerinde bu hususu belirtmiştir. Allah cennet ve cehennemi sevap ve cezâ için yaratmıştır. Mîzân (kıyâmet günü amellerin tartılması) haktır. “Kıyâmet günü adalet terazilerini kuracağız. Hiç bir kimse, hiç bir şeyde haksızlığa uğramayacaktır.”15 âyeti bunu ifade eder. İnsanın kitabını (amel defterini) okuması haktır. “Kitabını oku! Bu gün senin nefsin kendi hesâbını görmek için kâfîdir.”16 âyeti bunun delilidir.
Allah bu nefisleri, ölümden sonra da elli bin sene miktarınca tutan günde; cezâ, sevap ve hakların edâsı için diriltir. “Şüphesiz, Allah kabirlerde bulunanları diriltecektir.”17 âyeti bu husûsu belirtir. Cennet ehlinin Allahu Teâlâ’ya keyfiyet, teşbîh ve cihet olmadan kavuşmaları haktır. Peygamberimiz’in şefâati büyük günah işlese de cennet ehli olan her mü’min için haktır. Hz. Aişe, Hz. Hatice’den sonra kadınların en fazîletlisi, mü’minlerin annesi, zinâdan uzak, râfizîlerin iftirâ ve iddialarından berîdir. Kim ona zinâ isnâdında bulunursa, kendisi zinâ mahsûlüdür.
Cennet ehli cennette, cehennem ehli de cehennemde ebedî kalacaklardır. Allahu Teâlâ mü’minler için, “Onlar cennetliklerdir, orada ebedî kalacaklardır.”18 kâfirler için de, “Onlar cehennemliklerdir, orada ebedî kalacaklardır.”19 buyurmaktadır.

Dipnot
*Prof. Dr. Abdullah KAHRAMAN
1. 63/Münâfikûn, 1.
2. 2/Bakara, 146.
3. 8/Enfâl, 4.
4. 4/Nisâ, 151.
5. 56/Vâkıa, 10.
6. 30/Rûm, 40.
7. 22/Hac, 1.
8. 47/Muhammed, 38.
9. 4/Nisâ, 1.
10. 2/Bakara, 184.
11. Ebû Dâvûd, Sünne, 16; et-Tirmizî, Kader, 17; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V/217, 218, 219.
12. 54/Kamer, 52, 53.
13. 3/Âl-i İmrân, 116.
14. 2/Bakara, 24.
15. 21/Enbiyâ, 47.
16. 17/İsrâ, 14.
17. Tirmizî, Kader, 17.
18. İbn Hanbel, el-Müsned, V, 217, 218, 219.
19. 3/ Âl-i İmrân, 116.

Sayfayı Paylaş