ÇOKLUKTA BİRLİK DÜŞÜNCESİ

194-somuncubaba-birlik

İslâm kelimesi sözlükte “barış, sulh, selâmet” anlamlarına gelmektedir. Rahmet dini olan İslâm; insanları bütünleştirici, uzlaştırıcı, barışı ve kardeşliği telkîn edici yönleriyle ortaya çıkmıştır. Bu sebeple İslâm hem bireyin ve hem de toplumun iç huzûrunun, barış ve dayanışmasının temînâtıdır. İslâm’la aynı kökten türeyen selâm sözcüğü de, insanlar arası sosyal ilişkileri barış üzerine kurmada bir iletişim vâsıtasıdır.
“Öteki” ile tanışma selâmla başlar. İletişim kurmada selâm, muhâtaba pozitif enerji verir. Kendisini ontolojik anlamda selâmette hisseden bir Müslüman, çevresindeki bütün varlıkların da kendisinden selâmette olacağını telkîn eder. Kur’an-ı Kerim’de selâmın muhâtabı sadece Müslümanlar değil, aynı zamanda gayr-i müslimlerdir. Müslüman olmayanlara, “Selâm hidâyete tâbi olanların üzerine olsun.”1 şeklinde selâm verilir. Bunun mânâsı, hepimiz Âdem’in çocuklarıyız. Bizden size bir kötülük gelmez, kendinizi güven ve huzur içerisinde hissediniz. Barışı sadece dile indirgeyenler, gerçek anlamda ne kendisiyle, ne Allah’la ve ne de çevresindeki varlıklarla barışık olabilirler.
Selâm Barışın Dilidir
Barış, huzur ve mutluluğu ifade eden selâm; dilden kalbe, kalpten de organlara yansıtılmadıkça çok fazla bir anlam ifade etmez. Zira selâm, kavganın değil, barışın dilidir. Artık günümüzde bu barış daha çok İslâm içi ilişkilerde kendisini hissettirmektedir. Ne yazık ki dün, farklı din, kültür ve medeniyetlere mensup kimselerle birlikte yaşamanın yollarını konuşurken, bugün, Müslümanların kendi aralarında çatışmadan nasıl birlikte yaşayabileceklerinin yollarını konuşmak zorunda kaldık.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, farklılıkların doğallığını kabul eder. Bu bağlamda dillerin ve renklerin farklı olmasını Allah’ın varlığının delillerinden sayar:
“O’nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.”2
Diğer yandan yine Kur’an’da, “Rabb’in dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı.”3 buyrulmak suretiyle, insanların dil, renk ve anlayış farklılıklarının ilâhî hikmetin ve sınavın bir parçası olduğu vurgulanır. Hucûrât Suresi’nin 13. âyeti de bize bu konuda çok önemli bir ölçü sunar:
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O’na itâatsizlikten en fazla sakınanızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.”4
Bilindiği gibi yeryüzünde insanlar; farklı dil, din, cins, ırk, kabîle, sosyal ve kültürel gruplar halinde yaşarlar. Bu farklılıklara bağlı olarak farklı kimlik sahibi olur, bu kimlikle tanınır ve tanışır. Ancak bu âyet, farklı yaratılmanın ‘kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma’ fonksiyon ve hikmetini onaylarken; farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın üstünlük vesîlesi olarak kullanılmasını reddeder. İnsanın şeref ve değerini, kendi irâdesi ile elde etmediği âidiyetlere değil; kendi irâde ve çabasıyla elde ettiği değerlere bağlar. Bu değerlere nebevî mesaj şöyle işaret eder: “Allah sizin zenginliğinize ve fizikî şeklinize bakmaz; O, sizin gönlünüze ve davranışlarınıza değer verir.”5 Dolayısıyla, etnik köken ve renk ayrımcılığı, insan hakları bakımından bir zulümdür. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uyarısı çok özlü ve anlamlıdır:
“Irkçılık dâvâsına kalkışan bizden değildir.”6
“Sizin hepiniz Âdem’in neslindensiniz. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arap’ın, Arap olmayanlar üzerinde veya Arap olmayanın Arap karşısında üstünlüğü yoktur. Bu üstünlük ancak Allah’tan korkmakla (takvâ ile) olur.”7
İnsan Toplumsal Bir Varlıktır
Toplumu meydana getiren fertler arası ilişkiler zorunludur. İnsanların birlikte yaşama ihtiyacı yaratılıştan gelen bir özelliktir. Kur’an’a göre toplumların farklı “kabîlelere ayrılması”8, çocuğun bir aile ortamında doğması, kendisini sosyal bir çevre içerisinde bulup, sosyalizasyon sürecine hemen katılması, Kur’an’ın akraba ilişkileri üzerinde ısrarla durması9, karşılıklı menfaat ilişkileri, iyilik ve takvâda yardımlaşma10 hep fertler arası ilişkilerin zorunlu ve vazgeçilmez oluşunun delilleridir.
Kişi sadece yeme, içme ve barınma gibi tabii ihtiyaçlarını karşılamada değil, bunlarla birlikte eğitim, yardımlaşma, bilgi, kültürel alış-veriş ve yeteneklerini geliştirme konusunda da toplumsal bir hayat yaşamak zorundadır. Bu yüzden İslâm, insanlar arasında sosyal bağları kuvvetlendirmeyi teşvîk edici ilkeler üzerinde durmuştur. Çünkü bireylerin huzur ve güven ortamında bir arada yaşayabilmesinin ön şartı bireyler arasındaki sevgi, saygı, hoşgörü, yardımlaşma, dayanışma ve kardeşlik bağlarının güçlendirilmesinden geçer. İslâm’ın öngördüğü bu ilkeler, İslâm toplumlarında sosyal hayatın barışa dayalı olarak sürdürülmesi açısından son derece önemlidir.11 Bütün bu zorluğa karşı, Müslümanlar kendi içinde birliğin dilini yaygınlaştırmalı ve yaşatmalıdırlar. Çokluk içinde birliğin değerler dizisi bizim kadim kültürümüzde mevcuttur. Önemli olan bunları bulup çıkarıp hayatiyet kazandırmaktır.

Dipnot
* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1. 20/Tâhâ, 47.
2. 30/Rûm, 22.
3. 11/Hûd, 118.
4. 49/Hucurât, 13.
5. Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9.
6. Müslim, İmâre, 53, 54, 57.
7. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411.
8. Bk. 49/Hucurât, 13.
9. Bk. 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 2; 29/Ankebût, 8.
10. Bk. 5/Mâide, 2.
11. Hüseyin Yılmaz, Din Eğitimi ve Sosyal Barış, İstanbul, 2003, s. 53.

Sayfayı Paylaş