"ASHÂB-I KEHF ÖRNEĞİ" İMAN-KÜFÜR MÜCÂDELESİ:

Somuncu Baba

"Ashâb-ı Kehf kendilerinden sonra geleceklere inanç ve eylemleriyle örnek oluşturmak adına hayatlarını tehlikeye atacak aktif mücâdeleyi ertelemişlerdir. Var olmak adına belli bir süre ‘hicreti' tercih ederek mağaraya sığınmışlardı."


İman-küfür¸ hak ve bâtıl mücâdelesi ilk insanla birlikte başlamış ve kıyâmet gününe kadar devam edecektir. Her peygamberin karşısında bir zorba ya da zorbalar yer almıştır. Tarihin belli bir evresinde yaşanan “Ashâb-ı Kehf” kıssası da bu mücâdelenin önemli örneklerinden birisidir. Özellikle bu kıssa¸ toplumun ıslâhı ve kötüden iyiye doğru değişimi için güzel bir örnektir. Toplumsal ıslâhı ve değişimi gerçekleştirmede rol alan figürler kadar mücâdelede takip edilen yöntem de çok önemlidir. Çünkü bu kıssanın özünde değiştiricilerin nitelikleri ve değişimin dinamikleri üzerinde durulmaktadır.


Tevhîd mücâdelesinin tarihinde değiştiriciliği temsil eden Hak/İman ehli; zayıf¸ mazlum¸ mahrum¸ takip edilmiş ve kovuşturulmuş olan kimselerdir. Bâtıl/Küfür ehli ise¸ güçlü¸ hâkim¸ baskıcı¸ zorba ve dinî özgürlüklere karşı tahammül göstermeyen bir odak olarak ön plana çıkan kimselerdir. Ashâb-ı Kehf kıssasında anlatılanların durumu da böyledir. Ashâb-ı Kehf adı verilen ve Kur'an'da “fetâ” kavramıyla ifade edilen bu gençler¸ inançlarını yaşama ve yayma özgürlüğü olmayan¸ insanın insana kulluk ettiği ve şirkin bütün yönleriyle kurumlaştığı bir dönemde yaşamışlardır. Devrin zâlim iktidarı¸ tevhîdi¸ bir yaşam biçimi olarak seçen mü'minleri dâvâlarından vazgeçirmek için akla hayale gelmeyen çok ağır cezâlar öngörmüştür. Onların bu işkence yöntemleri Kur'an'da şöyle anlatılır: “…..Onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler yahut kendi dinlerine döndürürler.”2


Bu âyette “millet” kavramının geçmesi çok anlamlıdır. Millet kelimesi¸ ümmet ve din mânâsına gelir. Sözlükte; “din”¸ “şeriat” ve “millet” denilen kelimeler¸ aynı şeylerdir. Millet¸ cemiyet hâlindeki bir topluluğun etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü¸ diğer bir tabirle cemiyet rûhunun tâbi olduğu¸ cemiyet varlığının bağlı bulunduğu değerler bağlamında hükmedici prensipler ve bu prensipleri kabul edenlerin yoludur. Bu mânâda haktan ayrılmama ve tek Allah'a inanma konusunda alem olmuş olan “millet-i İbrâhîm” tabiri¸ İslâm milletini temsil ederken; haktan ayrılma ve çoklu tanrı anlayışına sahip olanlara da “küfür milleti” adı verilir. Burada Ashâb-ı Kehf¸ millet-i İbrâhîm'i temsil ederken¸ toplumun inancına savaş açmış¸ insanları Allah'a kulluktan kendilerine çağıranlar da küfür milletini temsil etmektedirler.


Tevhîd inancını savunan Ashâb-ı Kehf gençliği hakkında Kur'an-ı Kerim'de “fetâ” sözcüğünün çoğulu olan “gençler¸ yiğitler” mânâsına gelen el-fitye sözcüğü kullanılmıştır.3 Bilindiği gibi “fetâ” sözcüğü; “genç¸ yiğit¸ cömert”; aynı kökten türeyen fütüvvet ise¸ “gençlik¸ kahramanlık ve cömertlik” anlamına gelir. Fütüvvet din dilinde; insanları¸ dünya ve âhirette kendi nefsine tercih etmek mânâsına gelir. Fütüvvet ahlâkının temelini “İslâm kardeşliği” oluşturur: “Mü'minler ancak kardeştirler.”4 Bu kardeşliğin özünde iman birliği vardır. Hasbîliği temel ilke edinmiş olan bu kimseler¸ kendileri muhtaç olsalar bile¸ ihtiyacı olan Müslüman kardeşlerini kendilerine tercih edip yardım ederler.5 Bu bir diğerkâmlık ahlakıdır. Bunu bize öğreten de Ashâb-ı Kehf'tir.


Ashâb-ı Kehf'in Mücâdele Yöntemi


Mağara arkadaşlarının tevhîd mücâdelesinden çıkaracağımız başka sonuçlar da vardır. Onlar¸ sayısal anlamda bir avuç inanmış kimselerdir. İslâm'da nitelikli azınlık¸ niteliksiz çoğunluktan evlâdır. Ashâb-ı Kehf ismiyle anılan bu zayıf ama nitelikli azınlığın her yönüyle güçlü olan müfsitlere karşı fiziksel anlamda direniş göstermesi bir cesâret değildir. Asıl hikmetli iş ve cesâret Kur'an'da önerilen şu stratejiyi izlemektir: “Gizlenin ki kimse sizi fark etmesin.”6 Bu âyetten çıkarılacak sonuç¸ toplumu ıslâh yolunda sabır yöntemi seçilerek oluşum süreci tamamlanıncaya kadar pasif direnişe devam etmektir. Dâvâsı hak olan ve doğru bir mücâdele yöntemini tercih edenler tarihte başarıya ulaşmışlardır. Ashâb-ı Kehf kendilerinden sonra geleceklere inanç ve eylemleriyle örnek oluşturmak adına hayatlarını tehlikeye atacak aktif mücâdeleyi ertelemişlerdir. Var olmak adına belli bir süre “hicreti” tercih ederek mağaraya sığınmışlardı: “Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da¸ “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver¸ içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır.”7 demişlerdi. Bu âyette anlatıldığı gibi bu gençler önce fiilî duâda bulundular¸ sonra da lisânî duâya durdular. Onların mağaraya sığınarak fiilî duâyı yerine getirmeleri¸ sonra da lisânî duâya geçmeleridir. Bu lisana dayalı duâda geçen Rahmet¸ Allah'tan kullarına sayısız in'âm ve ihsanda bulunmak; rüşd ise¸ doğru yoldan gitme¸ doğru yolu bulma¸ doğru düşünme¸ akıl ve temyiz sahibi olma anlamlarına gelir. İşte Ashâb-ı Kehf gençliği zor zamanda fiilî duânın akabinde lisana dayalı duâ ile Allah'ın yardımını ve doğru yoldan ayrılmamayı istemişlerdir.


Tevhîd Mücâdelesi


Tevhîd mücâdelesi yolunda sabırla¸ oluşum sürecini bir yöntem olarak tercih eden Ashâb-ı Kehf'in bize bıraktığı en önemli değerlerden birisi de “hicret”tir. Hicret¸ can ve mal güvenliği gibi zorunlu nedenler olmadıkça¸ “coğrafî” anlamda içinde yaşadığı şehirleri terk ederek dağlara ve mağaralara çekilmek değildir. Aksine¸ dinî sorumlulukları yerine getirmenin her türlü imkânının ortadan kalktığı¸ güven içerisinde yaşama hakkının ihlal edildiği¸ takibata mârûz kalınan bir vasatta; din¸ can¸ mal¸ akıl ve nâmus güvenliğini korumak için güvenli bir yere göç etmektir. Mekânın dağ¸ şehir ya da mağara olması farketmez. Bununla birlikte hicret¸ sadece zulümden kurtulmanın bir gerekçesi değil¸ aynı zamanda inisiyatifi ele almanın da bir gerekçesidir.


İnsanı diğer yaratıklardan ayıran iki özellikten birisi aklını doğru bir şekilde kullanma¸ diğeri de düşüncesini özgürce beyan etme hakkıdır. Sünnetullah'a göre Allah kuluna yol göstermeden onu sorumlu tutmaz. Doğru yolu seçen kimse kurtulur¸ yanlış yolu seçen de hüsrâna uğrar. Yüce Allah kulunun eğilimlerine göre bu iki seçimden birisini yaratır: “Allah kime hidâyet ederse işte o doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa¸ artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.”8 İşte Ashâb-ı Kehf¸ hidâyet yoluna yöneldikleri için yüce Allah onlara doğru yolu göstermiştir. Böylece onların hidâyetlerini artırmıştır.9


Gençlerin Kıyâmı


Devrin zâlim diktatörü kendisinin rablığını ilan etmişti. Ashâb-ı Kehf gençliğinin de kendisini rab olarak tanımalarını istemişti. Zaten toplum da putperest bir toplumdu. Allah'tan başka ilahlar edinmişti. Kalbleri imanla dolu olan bu gençler kıyâm ettikleri zaman şöyle demişlerdi: “Rabb'imiz¸ göklerin ve yerin rabbidir. O'ndan başkasına aslâ ilah demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar¸ şu kavmimiz¸ O'ndan başka tanrılar edindiler.”10 Çünkü kozmik egemenlik Allah'a aittir. Acaba bu âyette dile getirilen¸ “Rubûbiyette tevhîd nedir?” Kur'an'a göre Yüce Allah; yaratan¸ yöneten¸ eğiten¸ sahip olan¸ öldüren¸ dirilten¸ yaşatan¸ rızk veren¸ duâları kabul eden¸ helal ve haram koyan¸ sadece kendisine ibadet edilen¸ evreni sevk ve idare eden¸ fayda ve zarar verme gücüne sahip olan bir varlıktır. Bu bağlamda her mü'min¸ Allah'ın göklerin¸ yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin rabbi olduğuna inanmalıdır. O'na bu konuda bir başkasını ortak kılmamalıdır. İslâm inancında işte buna ‘rubûbiyette tevhîd' adı verilir.11


Diğer taraftan Ashâb-ı Kehf bize ulûhiyette tevhîdin nasıl olması gerektiğini de öğretiyor. İslâm itikadına göre yegâne ve biricik ilah Allah'tır. Çünkü ilah¸ gönüllerin sevgi¸ ümit¸ korku¸ güven¸ tevekkül¸ yardım¸ du⸠kurban¸ adak vb. gibi¸ inanç ve ibadet türlerinde bağlandığı ve yöneldiği¸ kendisine karşı derin saygı beslenen¸ her şeyden daha çok sevilen ve kulluğun sadece kendisine özgü kılındığı bir varlıktır. Bütün bu özellikleri taşıyan sadece Allah'tır. Buna “ulûhiyette tevhîd” denir. İslâm inancında ‘birlik sözü' olarak geçen inancın temelinde Allah'tan başka bütün ilahların izâfî olduğu vurgulanır.12 Bu anlamda tevhîd¸ ulûhiyeti sadece Allah'a tahsis etmeyi öngörür.


Ayrıca Cenâb-ı Hak¸ Ashâb-ı Kehf üzerinden dirilişin¸ kıyâmetin hak olduğunu anlatır. Dünya hayatında yaptıklarından bir gün âhirette hesaba çekileceğine inanan bir kimse daha dikkatli¸ disiplinli¸ kontrollü¸ sorumlu ve erdemli bir hayat yaşar. Öte dünya inancı¸ insan hayatına bir hedef ve bir yön çizer¸ yaratılıştaki gayeyi öğretir. İnsan bu amaç doğrultusunda iyi ve güzel davranışlarda bulunur. Bu inanca sahip insanların oluşturduğu toplum doğruluktan ayrılmaz¸ ahlâkî ilkelere değer verir ve uygulamaya çalışır. Özellikle âhiret inancı¸ insanların kalbine barış duyguları eker. Çünkü insan bu dünyanın geçici olduğunu bilir ve insanlarla iyi geçinmeye çalışır. Bağışlayıcı yönü ön plana çıkar.


Sonuç olarak¸ Ashâb-ı Kehf kıssası bize¸ başta sağlam bir Allah inancı ve bu inancı pekiştiren tedbirli olmayı¸ sonra da Allah'a tam bir güven içerisinde teslim olmayı öğretir. Allah'ın varolduğuna inanan bir mü'min¸ imkânların da varolduğuna inanır. İslâm'ı yayma yolunda¸ içinde yaşadığı toplumda inancının görünür kılınması için farklılaşmayı ortaya koyar. Çünkü semâvî dinler¸ teorik bilgiden ziyâde pratik uygulama ile yayılmışlardır. Ashâb-ı Kehf'in bu noktada bize bıraktığı miras¸ “temekkün yolunu” benimsemek¸ kitleleşmeden önce iyi bir kadro hareketini ortaya koyabilmektir. Bu bağlamda çağımızın genç Müslümanları Ashâb-ı Kehf'in iman¸ yaşama azmi¸ güçlü irade¸ dâvâ şuuru ve tevhîdî duruşu örnek almalıdırlar. Bizler¸ sonuçtan değil¸ bir birey olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirip getirmemekle yükümlüyüz. Sadece yaptıklarımızdan değil¸ yapma imkânı olduğu halde yapmadıklarımızdan da hesaba çekileceğiz. “Allah'ın va'di Hak'tır.”13 Bu sebeple bizler zafere değil¸ sefere talip olmalıyız.


 


Dipnot


1. 18/Kehf¸ 20.


2. 18/Kehf¸ 10.


3. 49/Hucurât¸ 10.


4. 59/Haşr¸ 9.


5. 18/Kehf¸ 19.


6. 18/Kehf¸ 10.


7. 18/Kehf¸ 17.


8. Bkz. 18/Kehf¸ 13.


9. 18/Kehf¸ 14.


10. 26/Şuar⸠24¸ 26; 16/Nahl¸ 116; 9/Tevbe¸ 30–31; 39/Zümer¸ 3.


11. 10/Yûnus¸ 18.


12. 18/Kehf¸ 21.

Sayfayı Paylaş