TEKFİR HASTALIĞI

Somuncu Baba

"Müslümanlara karşı dışlayıcı bir bakışla bakmaktadır. Hatta kendisi ve gurubu gibi düşünmeyenleri kafir bile saymaktadır."
"Böylesine keskin¸ diğer Müslümanlar hakkında kesin hükümler verenlerin bir kısmı da okumuş insanlardır."


Günümüz İslâm dünyasının parçalanmasının ve guruplara bölünmesinin¸ birbirlerine düşman olmalarının pek çok sebebi vardır. Allah'ın arzı¸ genişliğine rağmen onlara yetmemekte¸ hayatı birbirlerine zehir etmek için uğraşmaktadırlar. Bu düşmanlıkların çoğunun kökeninde cehâlet yatmakta¸ bir yerlerden iki satır okuyarak veya birini beş dakika dinleyerek kendisini en büyük İslâm âlimi sayan nice insan farklı düşünen Müslümanlara karşı dışlayıcı bir bakışla bakmaktadır. Hatta kendisi ve gurubu gibi düşünmeyenleri kafir bile saymaktadır.


Böylesine keskin¸ diğer Müslümanlar hakkında kesin hükümler verenlerin bir kısmı da okumuş insanlardır. Bunlar yaşamış oldukları coğrafyalardaki problemlerden etkilenerek zehir gibi bir üslûbu benimsemişlerdir. Ancak bu üslûpları Müslüman olmayanlar bir yana Müslimanları bile korkutmaktadır. İşin en kötü tarafı¸ bu düşüncenin terör üretmesidir. Çünkü farklı düşüncede olan Müslümanlar da dâhil olmak üzere herkes kâfir olarak görülünce¸ onları yola getirmek için her yola başvurmak mubah olarak kabul edilmektedir.


Bu acı tablo bize¸ kendi içimizdeki farklılıklara tahammül etmenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Yapılacak olan şey ise basittir:


Öncelikle Saygı Duymayı Bilmeliyiz


Bir Müslüman bir düşünceyi benimsemişse¸ tek bir hedefi vardır: Allah'ın sevdiği güzel bir kul olmak. Ayrıca bir mü'min bir fikri sahiplendiğinde başka ne beklentisi olabilir ki? İnanıyorsa¸ onu doğru ve hakikat olarak gördüğü için inanıyordur. Çünkü bir inanç maddî bir karşılık için benimsenmez. Dolayısıyla ortada samimiyet ve ihlâs var demektir. Bu da yanlış düşüncede olduğunu düşündüğümüz insana öncelikle saygı duymamız gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü biz kendi kabullerimizde kendimizi nasıl samîmî olarak görüyorsak karşımızdaki de aynı durumdadır. Demek oluyor ki¸ düşüncesinden ve inanışından dolayı kardeşimizi yaftalamak ve ona bir takım sıfatlar takmak bir mü'mine saygısızlıktır.


İknâ Etmeye Çalışmak Elbette Gerekir


İnsanın görmüş olduğu bir yanlışı düzeltmek için elinden gelen gayreti göstermesi gerekir. Zaten bu Müslüman olmasının bir gereğidir. Çünkü Rabb'imiz¸ “Sizden¸ iyiye çağıran¸ doğruluğu emreden ve fenalıktan meneden bir cemâat olsun.”1 buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) de münkerin düzeltmesini emrederek şöyle buyurmuştur: “Sizden her kim bir münker (kötülük¸ yanlışlık) görürse onu eliyle düzeltsin. Eğer ona muktedir olamazsa diliyle¸ diliyle de yapamazsa kalbiyle (buğz etsin); bu da imanın en zayıf derecesidir.”2


Dolayısıyla kişi ailesinden birinin yanlışa düştüğünü gördüğünde¸ buna nasıl gözünü kapatıp görmezlikten gelemezse¸ Müslüman kardeşine karşı da aynı tavrı benimseyecektir. Ancak kalp kırmadan¸ aradaki arkadaşlık hukûkuna zarar vermeden ve karşıdakinin onurunu kırıcı¸ küçültücü ifadeler kullanmadan bunu yapmalıdır. Çünkü ahlâkî olmayan bir yol benimsediğimizde¸ karşımızdaki bizim dediğimizin hak olduğunu kabul edecek bir noktaya gelse bile¸ konuşma üslubumuz onu uzaklaştırır ve bize karşı sertleşir. Dolayısıyla tartışmamız bir sonuç getirmeden biter. Bu ise Müslüman ahlâkına yakışan bir tutum değildir.


Tekfir Gerekçeleri Çoğunlukla İzâfîdir


Bir insan yoruma açık olmayacak şekilde dinin sâbiteleri dediğimiz gerçeklikleri inkâr etmedikçe İslâm dışına atılamaz. Ancak tevil ediyorsa¸ yani varlığını inkâr etmeden yeni bir yorum getiriyorsa¸ bu durumda ona karşı temkinli olmak gerekir. Çünkü inkâr etmemektedir¸ ancak kendince bazı deliller öne sürerek farklı izah getirmektedir. Günümüzde Müslümanlar arası yaygın olan tekfir çoğunlukla bu alanda olmaktadır. Bazıları bir kısım hükümlerle ilgili olarak yeni görüşler ileri sürdüklerinden dolayı Müslümanlıktan çıkarılmaktadır. Oysa o insanlar kendilerini Müslüman olarak saymaktadırlar. Bu insanların öne sürdükleri görüşler elbette tartışmaya ve eleştiriye açıktır¸ ancak bunun sonucu insanı İslâm'ın dışına atmak olmamalıdır. Sonuçta o kişi “Ben Müslümanım.” demektedir. Bir devlet başkanı olarak Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştu: “Ben insanlarla¸ onlar lâilâhe illâllâh deyinceye kadar mücâdele etmekle emrolundum. Kim lâilâhe illâllâh derse¸ o¸ benden malını ve canını emin kılmıştır. (Bunu söyledikten sonra ben onun samimî olup olmadığını araştırmam). Gerçek hükmü ve hesabı Allah'a kalmıştır.”3 Peki¸ sıradan bir insan olan bizlere ne oluyor?


Geçmiş âlimlerimiz de¸ “Bir insanda küfrünü gösteren doksan dokuz¸ Müslümanlığını gösteren bir alâmet olsa onu Müslüman sayarım¸ çünkü Müslüman hakkında hüsn-i zan beslenir.” demişlerdir. Peki¸ bize ne oluyor ki¸ pek çok Müslümanlık alâmeti taşıyan kardeşimizi çok kolay bir şekilde küffâr zümresi arasına dâhil ediyoruz. Kaldı ki¸ tekfir ettiğimiz kardeşimiz ile belki de az önce aynı mescitte namaz kıldık. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şu hadisini bilen insan dilini bu tür sözlere alıştırmaz: “Kim kardeşine kâfir derse¸ ikisinden biri mutlaka kâfir olmuştur. Eğer itham edilen kafir değilse¸ küfür¸ itham edene döner.”4


Şu kıssa tam da bizim konumuzla ilgilidir: Bir savaşta Üsâme b. Zeyd düşmanıyla çarpışır. Tam onu öldürecekken vuruştuğu müşrik¸ kelime-i şehâdet getirir. Fakat Hz. Üsâme¸ adamın ölümden kurtulmak için böyle yaptığını düşünerek hasmını öldürmekte tereddüt etmez. Medine'ye dönüşte durum Peygamberimiz (s.a.v.)'e anlatılınca¸ hadiseye çok üzülür. Üsâme'yi şiddetle azarlar: “Ey Üsâme¸ lâilâhe illâllâh dedikten sonra mı onu öldürdün?” Üsâme de kendisini müdâfaa ederek¸ “Ey Allah'ın Rasûlü! Ölümden kurtulmak için bunu söyledi.” der. Bu cevap üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ “Onun bu ikrarda samîmî olup olmadığını öğrenmek için kalbini yardın mı?” der ve “Lâilâhe illâllâh dedikten sonra mı onu öldürdün?” sözünü tekrar etmeye başlar. O kadar ki¸ derin üzüntüye kapılan Üsâme¸ “Keşke o güne kadar İslâmiyet'e girmemiş olsaydım (da böyle bir cinâyeti işlemekten uzak kalsaydım.)” temennîsinde bulunur.


Şunu unutmayalım: Allah kimsenin eline¸ hidâyet üzere olanların isimlerinin yazılı olduğu bir defter tutuşturmamıştır. Bu yüzden de¸ hiç kimse bir başkasının Allah katındaki konumunu belirleyemez. Onu ebedî cehennemlik yapamaz. Yüzde yüz haklı olduğumuzu bilsek bile¸ Allah katında kimin ne konumda olduğunu yine de bilemeyiz. O yüzden tevâzuu elden bırakmamak gerekir.


Burada şu soru akla gelebilir: Klasik kitaplarımızda “Şu şekilde inanmayan kafir olur. Tevbe etmesi istenir. Tevbe etmezse öldürülür.” gibi çok hüküm vardır. Hatta İbni Teymiyye'nin kitaplarında bu şekilde 428 tane fetvâ vardır. Bunlar niye yazılmıştır?


Bu tür fetvâları okurken şu iki hususu mutlaka göz önünde bulundurmak gerekir:


1- Bu tür fetvâları kitaplarında çokça kullanan insanlar¸ yaşamış oldukları dönemlerde farklı düşüncelere sahip guruplarla amansız bir mücâdeleye girmişlerdir. Bazen bu¸ savaşmaya kadar varmıştır. Yaşadıkları dönem şartları onların dilini keskinleştirmiştir ve bu kitaplarına da yansımıştır. İbni Teymiyye'de bu durum söz konusudur.


2- Özellikle akâid kitaplarında “elfâz-ı küfür” bölümleri vardır. “Şunu diyen küfre girer.” diye belirtilir ve hangi sözlerin insanı kâfir yapacağı sıralanır. Bu tür kitapların amacı¸ kesin ifadeler kullanarak halkın sağlam bir inanca sahip olmasını sağlamak ve bazı ifadeleri eğlence olarak kullanmalarını engellemektir. Zikredilen hususlara bakıldığında sakındırılan hususların genel olarak iki başlıkta toplandığı dikkatimizi çeker: Dinî değerlerin alaya alınması veya inkâr edilmesi.


Kardeşlerimizi Kaybedemeyiz


Farklı düşünceleri sebebiyle başkalarını tekfir eden veya sapıklıkla¸ fasıklıkla suçlayanların dikkat etmeleri gereken şey¸ bu yaptıklarının İslâm'a ve Müslümanlara ne kazandırdığıdır. Olan bitenden kimin karlı çıktığıdır. Bundan fayda sağlayanların¸ Müslümanların aralarındaki tefrikalardan yararlananlar olduğu kesindir. Çünkü Müslümanların gücü zayıflamaktadır. Ortaya yeni husumetler çıkmaktadır.


Hepimiz biliyoruz ki¸ yaşadığımız dünyada birlikte hareket etmek çok önem arz etmektedir. Nitekim ticârî faaliyetlerde küçük ölçekli şirketlerin büyük şirketlerle baş etmeleri imkansızdır. Bu sebeple kaybolup gitmek istemeyen pek çok firma aynı iş kolunda faaliyette olan diğer işletmelerle birleşerek güç birliği oluşturmaktadırlar. Böylece hem ayakta kalabilmekte¸ hem de büyüyebilmektedirler. Aynı durum biz Müslümanlar için de geçerlidir. Farklılıklarımızı tolere ederek¸ birbirimizi dışlamayarak İslâm için beraberce ne kadar güçlü bir şekilde hareket edebilirsek bundan tüm Müslümanlar kârlı çıkacaktır. Bunun olması için hepimizin aynı ekolde bir araya gelmesine veya aynı ekip içinde toplanmasına gerek yoktur. Yeter ki birbirimizi dışlamayalım ve gerektiğinde dayanışma içerisinde olalım. Bunu başarabilirsek sonucundan bütün Müslümanlar fayda sağlayacaktır. Ayrıca unutmamak gerekir ki¸ hiç umulmayan bir insanın hiç umulmadık bir yerde yardımına ihtiyaç duyulabilmektedir. Sonuçta bizler bir ümmetiz. Ümmet demek bir araya gelebilen kardeşler topluluğu demektir.


Bu yüzden yaptığının veya söylediğinin Müslüman bir arkadaşının dostluğunu kaybetmesine sebep olacağını bilen bir insan¸ ağzından çıkacak kelimelere dikkat eder. Ayrıca biz bir taraftan her türlü günaha batmış¸ İslâmî hayatla ve değerlerle hiç ilgisi olmayan Müslümanlarla¸ kezâ gayr-i Müslimlerle dostluğumuzu devam ettirirken sırf bizim gibi düşünmediği için samîmî bir mü'mini kendimizden uzaklaştıramayız. Bunun ne kadar yanlış olduğu izah gerektirmeyecek bir durumdur.


 


Dipnot


1. 3/Âl-i İmrân¸ 104.


2. Müslim¸ 78.


3. Buhârî¸ İ'tisâm¸ bab no: 28.


4. Buhârî¸ 6103; Müsned¸ 6280.

Sayfayı Paylaş