HZ. SELMÂN-I FÂRİSÎ (R.A.)

Somuncu Baba

Yazarlar: Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek

Isfahan’ın Cey ya da Ramahürmüz kasabasından olan ve Ebû Abdillah lakabı ile tanınan Selmân-ı Fârisî (r.a.)¸ sarılacağı bir inanç arayışıyla yola çıkar. Başından değişik olaylar geçen Selman¸ Peygamber Efendimizin Medine’ye hicretinden sonra Müslüman olur. Köle olmasından olayı Bedir ve Uhud Savaşı’na katılamaz; ama Hendek ve sonraki tüm gazvelere katılan Selman (r.a.)¸ Hz. Ömer (r.a.) zamanında da Medâin valisi olur.1Selmân-ı Fârisî (r.a.)¸ Medine’ye gelip Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile tanışmasını ve İslâm’ı kabul edişini bizzat kendisi şu şekilde anlatmaktadır:

Ben Cey ahalisindendim. Orada yaşarken Allah (c.c.) kalbime¸ gökleri ve yeri kimin yarattığı sorusunu attı. Ben de hiç kimseyle konuşmayan ve kötülüklerden uzak duran bir adama vardım ve ona; “Hangi din daha faziletlidir?” diye sordum. O; “Bu mevzudan sana ne! Yoksa babanın dininden başka bir din mi arıyorsun?” dedi. Ben¸ “Hayır! Fakat göklerin ve yerin Rabb’inin kim olduğunu ve hangi dinin daha üstün bulunduğunu bilmeyi istiyorum.” dedim. O bana; “Ben bu hususu bilen¸ Musul’daki rahipten başkasını tanımıyorum.” dedi. Böylece oraya gittim ve rahibin yanına vardım. Rahip kıt kanaat geçinen biriydi. Gündüzleri oruç tutuyor¸ geceyi de ibadetle geçiriyordu. Ben de onun gibi ibadet etmeye başladım. Yanında üç yıl kalmıştım. Sonra vefat etti. Ölmeden önce ona; “Beni kime bırakıyorsun?” dedim. Rahip bana; “Doğuda benim gibi sahih din üzere bulunan birini tanımıyorum. Cezire’nin arka tarafında (muhtemelen Nusaybin) bir rahip var. Ona git ve benden selâm söyle.” dedi. Dediği yere gidip rahibe selâmını ilettim ve arkadaşının vefat ettiğini bildirdim. Böylece onun da yanında üç yıl kaldım. Sonra o da vefat etti. Ona da; “Nereye gitmemi emredersin.” diye sormuştum. Rahip bana; “Yeryüzünde benim inandığım ve yaşadığım din üzerinde¸ Amuriyye’de (Anadolu Sivrihisar) bulunan büyük üstat rahipten başka bir din adamı tanımıyorum. Fakat ona ulaşıp ulaşamayacağından emin değilim.” diye cevap vermişti.

 

İbrahim( a.s.)’ın Ailesinden Birinin Çıktığını Duyacaksın

 

Tarif üzerine yola çıktım ve dediği rahibe ulaştım. Rahip pek bilgili biriydi. Ölüm onu da yakalayınca; “Nereye gitmemi emredersin?” diye ona da sordum. Rahip; “Dünyada benim gibi bir din adamı olduğunu bilmiyorum ki¸ ona git diyeyim. Fakat ömrün yeterse -ömrünün pek yeteceğini de zannetmiyorum ya- İbrahim (a.s.)’ın ailesinden bir adamın çıktığını duyacaksın. Ben kendimin ona erişeceğini sanıyordum. Onunla birlikte olman mümkün olursa ona git. Çünkü o hak dini getirmiştir. Bu Peygamberin alametleri şunlardır: Kavmi ona sihirbaz¸ cine tutulmuş ve kâhin diyecektir. O¸ hediyeyi kabul edip yiyecek¸ sadakadan ise yemeyecektir. İki kürek kemiği arasında peygamberlik mührü vardır.” diye cevap verdi.

Ben yalnız başıma kalmıştım. O sırada Medine taraflarından bir kervan geldi. Ben; “Kimlerdensiniz?” dedim. Onlar; “Biz Medine ahalisindeniz ve tüccar bir topluluğuz¸ ticaretle geçiniriz. Fakat İbrahim’in sülalesinden bir adam çıktı ve bizim aramıza -Medine’ye- geldi. Kavmi de onunla savaşıyor. Biz ticaretimize engel olmasından korkuyorduk¸ fakat o Medine’ye hâkim oldu.” dediler. Ben; “Peki onun hakkında ne diyorlar?” diye sordum. İçlerinden biri; “Sihirbaz¸ cinlenmiş/mecnun ve kâhin diyorlar.” dedi. Ben; “İşte bunlar onun işaretleridir. Beni reisinize götürün.” dedim. Kervanın reisine gelip; “Beni Medine’ye kadar götür.” dedim. Reis; “Peki buna karşılık ne vereceksin?” diye sordu. Ben; “Sana verecek bir şeyim yok. Fakat sana köle olurum.” dedim.

Bu anlaşma üzerine adam beni Medine’ye getirdi. Beni hurmalığında çalıştırıyordu. Hurmaları¸ develerin su çektiği gibi su çekerek suluyordum. Çalışmaktan sırtım ve göğsüm yara olmuştu. Söylediklerimi anlayan birini de bulamıyordum. Nihayet bahçeye su almak için yaşlı bir Fârisî kadın geldi. Onunla konuştum. Dediklerimi anlıyordu. Ona; “Peygamberliğini açıklayan adam nerededir? Bana onun yerini söyle.” dedim. “O¸ sabah namazını kılınca erkenden buradan geçer.” dedi.

 

“Nedir Bu? Sadaka mı¸ Hediye mi?”

 

Sabah için biraz hurma toplayıp hazır ettim. Sabah kadının dediği vakit olunca dışarı çıktım ve Peygamber (s.a.v.)’e hurmaları ikram ettim. Rasûlullah (s.a.v.); “Nedir bu? Sadaka mı¸ hediye mi?” diye sordu. Ben sadaka olduğunu belirttim. Rasûlullah (s.a.v.); “Şunlara git.” dedi. Arkadaşları da yanındaydı. Onlar yediler¸ fakat Rasûlullah (s.a.v.) hiç yemedi. Ben kendi kendime; “Bu birinci emare.” dedim. Ertesi gün olunca¸ aynı yere bir miktar hurma ile tekrar geldim. Rasûlullah (s.a.v.); “Nedir bu?” diye sordu. Ben; “Hediye.” dedim. Bunun üzerine kendisi yedi¸ arkadaşlarını da çağırdı. Sonra benim¸ sırtındaki mühre bakmak içi çabaladığımı gördü. Durumu anladığından¸ sırtındaki ridayı çıkardı. Sırtındaki mührü görünce öptüm ve ona sarıldım. Bana; “Nedir senin bu hâlin?” dedi ve kim olduğumu sordu. Ben de ona başımdan geçenleri anlattım. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.); “Git¸ kölesi olduğun kimseden hürriyetini satın al!” buyurdu.

Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ Selmân-ı Fârisî (r.a.)’nin üç yüz hurma dikip yeşertmesi ve kırk ukiyye altın vermesi şartıyla hürriyetini almasını sağladı. Peygamber Efendimiz¸ Hz. Selman’a; “Hurmaları dik.” dedi. O da dikti. Sonra; “Git kovayı kuyuya sal¸ iyice dolmadan kovayı çekme. Çektiğin suyu hurmaların köküne dök.” buyurdu. Hz. Selman da denileni yaptı. Böylece hurmalar kısa zaman içinde hızlıca büyüdü. Halk şöyle dedi: “Subhanallah! Biz böylesi bir köle hiç görmedik! Muhakkak bu kölenin bir özelliği var.” Halk onun başına toplanmıştı. Sonra Peygamber Efendimiz ona bir kese verdi. Hz. Selman kesede kırk ukiyye altın olduğunu gördü.2

 

Selmân-ı Fârisî (r.a.) Küçük Esnafın Hâmisi ve Pîri

 

Fârisîlerin önden gelenlerinden biri olan ve muhacirlerden addedilen Ebû Abdillah Selman b. İslâm¸ üstün gayreti¸ derin hikmeti¸ ibadet ve ilmi ile meşhur sahabelerdendi. Allah (c.c.) yolunda vatanını terk ettiği için cennetin arzuladığı isimlerden kabul edilirdi.3 Peygamber Efendimizin çok özel değer verdiği¸ ehlibeytinden kabul ettiği Acem asıllı olan Selmân-ı Fârisî (r.a.)¸ tasavvuf kültüründe mânevî evlâtlığın ve sülûkun örneği olmuştur. Arap dünyasını Acem geleneği ile birleştiren bir isimdir. Onun rûhâniliği Acem tasavvufunun bariz örneğidir. Tasavvuf yolunun büyükleri bazı meslek zümrelerinin pîri kabul edilirken¸ Selmân-ı Fârisî (r.a.) de küçük esnafın hâmisi ve pîri kabul edilmiştir.4

 

Selmân-ı Fârisî (r.a.)¸ uzunca boylu¸ buğday tenli¸ gökçek yüzlü ve sık sakallı idi. Bünyesi sağlam ve güçlü idi. Dostluğu külfetsizdi. Samimi ve geçim ehli idi.5 Selmân-ı Fârisî (r.a.) kendi eliyle sepet örerdi. Ördüğü bu sepetleri satarak geçimini sağlardı. Kazandığı para ile et ve balık alır; onları pişirir¸ sofrayı kurar¸ ardından da bu sofraya cüzzamlı hastaları davet ederdi. Onlarla aynı sofrayı paylaşırdı.6

 

Sevenleri ile birlikte oturan Hz. Ali (r.a.)’ye cemaat: “Ey mü’minlerin emiri! Bize arkadaşlarını anlat.” der. Hz. Ali (r.a.); “Hangi arkadaşlarımı?” deyince¸ oradakiler; “Muhammed (s.a.v.)’in ashâbını.” cevabını verirler. Bu defa Hz. Ali (r.a.); “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tüm ashâbı benim arkadaşımdır. Siz hangilerini kastediyorsunuz?” diye sorunca¸ meclistekiler; “Senin kendilerini iyilikle anıp dua ettiğin kimseleri.” açıklamasında bulunurlar. Bunun üzerine Ali (k.v.)¸ Hz. Selman’dan söz edip onun hakkındaki kanaatini şu şekilde dile getirir:

“Selman¸ sizler için Lokman Hekim gibi biridir. Selman bizdendir ve ehlibeytten biri olarak bizim yolumuzdadır. O önceki ve sonraki âlimlerin ilmine sahiptir. İlk (Tevrat ve İncil) ve son (Kur’ân) kitabı okur. Uçsuz bucaksız engin bir denizdir.”7

 

Hz. Selman’ın ifrat ve tefritten uzak bir din anlayışını öngören yaklaşımını yakından görmek isteyen Tarık b. Şihab bir gece onun yanında kalır. Hz. Selman namaz için gecenin sonuna doğru kalkar. Onun tahmin ettiği kadar ibadet yapmadığını gören Tarık b. Şihab¸ düşüncesini Selman (r.a.)’a anlatınca¸ o şu cevabı verir:

“Beş vakit namazı kılınız. Çünkü bu beş vakit¸ ölüm isabet etmezse küçük yaralar için kefaret olur. İnsanlar yatsı namazını kılınca şu üç merhaleye varırlar. Bunlar¸ lehine olmayıp aleyhine olan¸ aleyhine olmayıp lehine olan ve hem lehine hem de aleyhine olmayan sonuçlardır. Bir kişi gecenin karanlığını ve insanların bilememesini fırsat sayıp günahlara rağbet ederse¸ bu iş aleyhine olur¸ lehine hiçbir şey yoktur. Bir diğeri de gecenin karanlığını ve insanların bilememesini fırsat bilip gece kalkar namaz kılarsa¸ bu tamamen menfaatine bir durumdur¸ aleyhine hiçbir şey yoktur. Bazı kimselerin de fayda ve zararına olmayan durumlar vardır. Bir kimse namaz kılar sonra da uyursa¸ bu ne lehine ne de aleyhinedir. Zorlu sefer için dikkatli ol. Hayırlı işlere yönelmeli ve devam etmelisin.”8

 

Dostları kendisine¸ “Hangi ameli işlememizi tavsiye edersiniz?” diye sorduklarında¸ Hz. Selman¸ selâmı yayınız¸ Mü’minlere yemek yediriniz ve herkes uyurken kalkıp namaz kılınız tavsiyesinde bulunmuştur.9 Selmân-ı Fârisî (r.a.)¸ gece karanlığı başlayınca¸ namaz kılmaya başlardı. Namazdan yorulursa dili ile Allah (c.c.)’ı zikrederdi. Dili zikirden yorulursa o zaman Yüce Allah (c.c.)’ın varlığına ve birliğine delâlet eden âyetleri okur¸ O’nun büyüklüğünü düşünmeye başlardı. Daha sonra da kendine şöyle seslenirdi: “Dinlendin artık¸ namaza kalk.” Bir müddet namaz kılınca¸ diline şöyle derdi: “Dinlendin artık¸ Allah (c.c.)’ı zikretmeye başla.” Bu onun gece virdi idi.10

 

Ebü’d-Derdâ (r.a.)¸ Selmân-ı Fârisî (r.a.)’ye bir mektup yazarak onu mukaddes topraklara çağırır. O da kendisine şu cevabı verir: “Toprak ve muhit insanı yüceltmez¸ insanı ancak ameli yüceltir. Duydum ki sen tabip olmuşsun. Eğer birilerini iyi ediyorsan senin için ne mutlu! Ama tabiplik taslayanlardan isen¸ insanları öldürüp de cehenneme girmekten sakın!”11

 

Hayâsızlığın kişiyi hainliğe sürükleyeceğini dile getiren Selmân-ı Fârisî (r.a.)¸ tespitlerini şu şekilde dile getirmektedir:

“Allah (c.c.) bir kulun kötülüğünü isterse¸ onun hayâ duygusunu alır. Böylesi kötü ve ahlâksız kişiden de Allah (c.c.)’ın rahmeti çekilip alınır ve onda¸ kabalık ve katı kalplilikten başka bir davranış görülmez. Kaba ve katı kalpli bir insan emin olma vasfını yitirir¸ onda hainlikten başka bir huy bulunmaz. Hain bir kişi ise boynundan İslâm halkası çıkmış lânetlilerden olur.”12

 

Selmân-ı Fârisî (r.a.) çok özel sohbetlerinden birinde Mü’minin dünyadaki sevindirici hâlinden şu şekilde bahsetmektedir:

“Mü’minin dünyadaki hâli¸ yanında¸ derdini ve devasını bilen bir doktor bulunan hastanın hâli gibidir. Bu doktor¸ hasta¸ zararlı şeyleri isteyince onu engeller. Böylece onu korur. İşte Mü’min de böyledir. Başkasında¸ kendisinde olandan fazla bir şeyler gördüğünde onu arzular. Ancak¸ Allah (c.c.) onu bundan meneder ve ölüp de cennete girinceye kadar engeller.”13

 

Siyer bilginleri Selmân-ı Fârisî (r.a.)’nin çok uzun yaşayan sahabelerden olduğunu söylerler. 250 sene yaşadığını söyleyenler de vardır. İran’ın fethinden sonra Hz. Ömer (r.a.) tarafından Kisra’nın payitahtı olan Medâin’e vali tayin edilir. Hz. Osman (r.a.)’ın hilafeti döneminde Medâin’de vefat etmiştir.14

 

 

Dipnot

 

* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE – ** Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK

 

1. İbnü’l-Cevzî¸ Sıfatü’s-safve¸ c. I¸ s. 228.

2. El-Isfehânî¸ Hılyetü’l-evliy⸠c. I¸ s. 190-19.

3. Aynı eser¸ c. I¸ s. 185.

4. Schimmel¸ Tasavvufun Boyutları¸ s. 37.

5. El-Hânî¸ Âdâb¸ s. 37.

6. Nakşbendî¸ Hulâsatü’l-Mevâhib¸ s. 92.

7. El-Isfehânî¸ Hılyetü’l-evliy⸠c. I¸ s. 187.

8. El-Isfehânî¸ Hılyetü’l-evliy⸠c. I¸ s. 189-190.

9. Aynı eser¸ c. I¸ s. 204.

10. Hânî¸ Hadâikü’l-verdiyye¸ s. 364.

11. El-Isfehânî¸ Hılyetü’l-evliy⸠c. I¸ s. 205.

12. El-Isfehânî¸ Hılyetü’l-evliy⸠c. I¸ s. 204.

13. Aynı eser¸ c. I¸ s. 207.

14. İbnü’l-Cevzî¸ Sıfatü’s-safve¸ c. I¸ s. 243.

 

Sayfayı Paylaş