OSMANLI'DA MÜNAZARA GELENEĞİ

Somuncu Baba

"Münazaralar¸ eski veya yeni bir bahisle/tartışmayla ilgili olabildiği gibi¸ eski ya da mevcut eserler üzerinden de yapılabiliyordu. Bu bahisler veya eserler mütalaa ve müzakere edilirken¸ destekleyen ya da reddeden görüşler¸ âlimler ve eserler de fasla dâhil edilirdi."


Osmanlı'da¸ saray¸ ulema ve münevver kesimi içerisinde muhtelif dinî¸ ilmî¸ fikrî ve içtimaî meseleler üzerinde¸ sahanın ihtisas sahibi¸ kendisini ispatlamış otorite isimler arasında tartışma¸ görüş alış-verişi¸ müzakere yapma yaygın bir usuldü. İlim¸ irfan ve sohbet meclislerinin gelenekselleşen bu âdetine “münazara” veya “mübahase” deniyordu.


Osmanlı padişahları¸ çevrelerindeki ulema sınıfını¸ fikir-kalem erbabını bu yönde teşvik ve teşci etmişlerdir. İlmin¸ fikrin¸ kültür¸ sanat ve düşünce hayatının canlanması¸ gelişmesi ve aydınlanması adına bu usul önemsenmiş ve genel kabul görmüştür. Bu münazaralar¸ eski veya yeni bir bahisle/tartışmayla ilgili olabildiği gibi¸ eski ya da mevcut eserler üzerinden de yapılabiliyordu. Bu bahisler veya eserler mütalaa ve müzakere edilirken¸ destekleyen ya da reddeden görüşler¸ âlimler ve eserler de fasla dâhil edilirdi.


İslâm'daki istişare usulü¸ şura müessesesi¸ “Müsademe-i efkârdan (fikirlerin çarpışmasından) bârika-i hakikat (hakikat ışığı) doğar.” kaidesi ve ilme/âlime verilen değer¸ bu tartışmaların zeminindeki temel esprilerden ve ilham kaynaklarından biriydi. Bu sayede ilim adamları arasında tatlı bir rekabet başlamış; medreselerdeki¸ kendini sürekli yenileyen bâkir ilmî muhit/zemin¸ bir yandan ilim¸ irfan ve fikir üretirken¸ bir yandan da güçlü ilim ve düşünce adamları yetiştirmiştir.


Konuyla ilgili Fatih döneminden misaller vererek meseleyi biraz daha açmaya ve müşahhas hale getirmeye çalışalım.


Fatih'in Teşvik Ettiği Münazaralar


Fatih Sultan Mehmed'in şehzadelik döneminden itibaren dinî ve fennî ilimlerle ilgilendiği ve bu sahada yüksek seviyede bir eğitim aldığı bilinmektedir. Herhangi bir alanda ilmî-akademik eser yazabilecek ve ilmî bir bahsi o ilim dalının uzmanıyla tartışıp müzakere edebilecek ölçüde ilmî derinliğe sahipti. Kendisi ilim ehliyle münazaralara girdiği gibi etrafındaki ulemayı da teşvik ederdi. Seferlerde¸ saray içi ve dışındaki küçük gezintilerde dahi yanında bulunan âlimleri mübahaseye sokma âdetinden hayatı boyunca vazgeçmedi.


Fatih'in sarayında ve medreselerde bu ilmî-fikrî atmosfer her zaman mevcuttu ve her an ateşlenmeye teşneydi. Sarayda ilmî mübahase olduğu zaman¸ ilme ve âlimlere verdiği kıymeti göstermek için devlet adamlarını ayakta kıyam ettirirdi. Münazaralara çok defa Molla Hüsrev hakemlik ederdi. Fatih¸ münakaşaları dikkatle takip eder¸ hakemlik yapmaz¸ neticeye karışmazdı. Ama hakemin hükmüne riayet eder¸ kazanan tarafa diğerinden fazla mükâfat verirdi.



Baş Münazaracı: Hocazâde Muslihiddin


Sultan Fatih'in¸ Hocazâde Mustafa Muslihiddin ile Molla Mehmed Zeyrek arasında tertiplediği tevhid tartışması tam altı gün sürmüştü. Padişah¸ Şiraz ve Semerkant'ta müderrislik yapan Seyyid Şerif Cürcani (1340-1413) ile Maveraünnehir âlimlerinden Saduddin Taftazani (1322-1390) arasındaki¸ ulemayı ikiye ayıran meşhur tartışmayı da yeniden başlatmıştı.


Tartışmanın özü ve genel çerçevesi ana hatlarıyla şöyleydi: Taftazani¸ Yezid ve Velid hakkında lanetlenmelerine¸ dalalete düştüklerine hükmedilmesine cevaz vermişti. Ancak¸ bu konuda ve genel anlamda Cürcani¸ daha dikkatli ve temkinli hareket etmeyi tercih ediyordu. Kesin delil olmadığı sürece dalaletle itham etmeye taraftar değildi. Ona göre¸ adı geçen şahıslar zalim¸ gaddar ve günahkârdır; fakat ölüm anında imansız gidip gitmedikleri konusu meçhuldür. İmansız gittiklerine dair kesin bir delil bulunmadığı için de bu şekilde itham edilmelerini tasvip etmemiştir. Diğer taraftan hatalarını anlayıp tevbe etmiş olma ihtimalleri de vardır. Bu sebeplerden dolayı ille de lanet edilecekse ve dalaletten söz edilecekse¸ şahıs/isim olarak değil de¸ genel manada¸ “Allah'ın laneti münafıklar ve zalimler üzerine olsun.” denmesini daha münasip görmüştür.


Hocazâde¸ Fatih'in emriyle “Tehâfut” adıyla bir eser kaleme alarak¸ felsefî-fikrî tartışmalara da girmişti. Eseri¸ İbni Rüşd'ün “Tehâfut'ut-Tehâfe” isimli kitabı ile Gazali'nin “Tehâfut'ul-Felâsife” isimli kitabına bir reddiye olarak yazmıştı. Bu eser¸ Aleaddin Ali Tûsî'nin¸”Kitabu'z-Zuhr” başlıklı kitabıyla giriştiği bir yarışmada¸ Fatih'in takdirini kazanmış ve birinci olmuştu.1


Padişah Huzurunda Bir Münazara


Bursa'daki meşhur Esediye Medresesi'nin baş müderrisi iken İstanbul'a gelen Muslihiddin Hocazâde¸ Fatih'in sevgi ve saygısına mazhar olan âlimlerdendi. Fatih tahta çıkınca¸ ilim adamlarını saraya davet etmişti. Maksadı¸ hem tanışmak hem de ilmî bakımdan en kudretli olanlarını tespit etmekti. Hocazâde¸ davete iştirak etmek ve yeni padişahla tanışmak arzusuyla Bursa'dan yola çıktı. Saraya gelince Vezir Mahmud Paşa'nın yanına gitti. Mahmud Paşa kendisine şöyle dedi: “Hocam¸ tam zamanında geldiniz¸ şu anda Sultan'ın huzurunda ilim adamları toplanmış ilmî münazaralarda bulunuyorlar¸ buyurun sizi de oraya götüreyim.” Hemen hazırlandılar ve padişahın huzuruna çıktılar.


 Fatih¸ Mahmud Paşa'ya¸ Hocazâde'nin ilmî seviyesini sordu. Aldığı cevap şu oldu: “Sultanımın yüzünü güldürecek kadar.” Fatih¸ Muslihiddin'in elinden tutup yanına oturttu ve iltifat etti. Bu sırada Mevlâna Zeyrek ile Mevlâna Seyyid Ali¸ padişahın önünde ilmî bir konuyla alakalı görüşlerini açıklıyorlardı. Fatih¸ Hocazâde'ye dönerek şöyle dedi: “Bunlardan birini seçerek onun tarafında bulununuz.” Hocazâde¸ Seyyid Ali Efendi'nin tarafını seçti.


Münazara bir hayli hararetli geçti. Hocazâde'nin öne sürdüğü deliller¸ ifade tarzı ve ikna kabiliyeti¸ Fatih'in dikkatini çekti ve takdirini kazandı. Münazara bittikten sonra Fatih¸ Hocazâde'ye bazı ilmî meseleler sordu. Hocazâde¸ sorulara sağlam kaynaklar ve kuvvetli deliller eşliğinde tatminkâr cevaplar verdi. Fatih'in cevaplar karşısındaki beğenisi hayranlığa dönüştü. Seviyesini tam olarak ölçmek için Mevlâna Zeyrek'i çağırdı. Bu âlim¸ birçok ilim adamını padişahın huzurunda yapılan münazaralarda yenmiş ve ilmî ehliyetini ispatlamış birisiydi. Hocazâde ile Mevlâna Zeyrek arasında pek çok ilmî-dinî konu müzakere edildi. Mevlâna Zeyrek bütün ilmî birikimini ortaya koyarak yarışmayı götürmeye çalışsa da¸ Hocazâde'nin derin ilmi karşısında cevap veremez duruma düştü. Münazarayı takip eden Fatih¸ Mevlâna Zeyrek gibi güçlü bir ilim adamını susturan Hocazâde Muslihiddin'in ilmî dehâsı ve kapasitesi karşısında hayretler içerisinde kaldı.


 Sultan Fatih münazara sonunda Mevlâna Zeyrek ve Mevlâna Seyyid Ali'ye büyük ihsanlarda bulundu.  Hocazâde'ye ise denemek maksadıyla hiçbir hediye vermedi. Hocazâde¸ buna bir anlam verememekle birlikte hiçbir itirazda bulunmadı ve padişahı selamlayarak huzurdan ayrıldı. Birkaç gün sonra Bursa'ya dönmek için hazırlanırken¸ Sultan'ın gönderdiği kaftan (padişah tarafından devlet adamları ve âlimlere armağan edilen süslü elbise) imdada yetişti. Hediyeyi getiren saray görevlisi Hocazâde'ye şöyle dedi: “Elbiseyi Sultanımız gönderdi¸ bundan böyle sizi kendisine hoca olarak seçmiş bulunuyor. Sizi saraya istiyor.” Muslihiddin¸ Fatih Sultan Mehmed'in yanındaki büyük âlimler/hocalar halkasına dâhil oldu.2


Yabancı Âlimi Susturan Hızır Çelebi


Fatih¸ sadece kendi âlimleri arasında değil¸ bazen Osmanlı ülkesine gelen yabancı âlimlerle Osmanlı ulemasını da karşı karşıya getirirdi. Bir gün Fatih'in huzuruna çıkan Arap bir âlim¸ Osmanlı âlimlerinden birisiyle münazaraya girme davetinde bulundu. Padişah¸ kendisine yapılan tavsiye ve övgüler üzerine Arap âlimin karşısına¸ o sırada Seferihisar Kadısı olan Hızır Bey Çelebi'yi çıkarmaya karar verdi. Saraydan gelen davete icabet eden Hızır Bey'i¸ Arap âlim önce önemsemedi¸ küçümser gibi davrandı. Fakat âlimin sorduğu bütün zor sorulara Hızır Bey başarıyla cevap verdi. Bir süre sonra Arap âlim sustu; soracak soru bulamadı. Sıra Hızır Çelebi'ye gelince¸ 16 soru sordu. Lâkin âlim hiçbirini cevaplayamadı. Sonunda pes etti ve özür dileyerek şöyle dedi: “Bu beni susturdu¸ mübahaseyi kazandı.”


Padişah¸ Hızır Bey'in yarışmayı kazanmasına o kadar sevindi ki¸ hemen tahtından kalkıp¸ sırtındaki kıymetli kürkü ona giydirdi. Mükâfat olarak önce Bursa Sultaniye Medresesi'ne tayin etti; İstanbul'u fethettikten sonra da payitahtın ilk kadısı olarak vazifelendirdi.3


 


Dipnot


1. Taşköprülüzade Ahmed¸ Şaka'ik el-Nu'maniye¸ Mütercim: Mecdî¸ İstanbul¸ 1269¸ c.1¸ s.143; Süheyl Ünver¸ “İlim ve Sanat Tarihimizde Fatih Sultan Mehmed”¸ Türkler Ansiklopedisi¸ Ankara¸ 2002¸ c.11¸ s.213; Muammer Dizer¸ Ali Kuşçu¸ Ankara¸ 1988¸ Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları¸ s.13-15; Said Nursi¸ Emirdağ Lahikası¸ İstanbul¸ 2008¸ s.180; İbrahim Hakkı Aydın¸ “Tehâfüt Geleneği Üzerine Bir Değerlendirme”¸ Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi¸ Sayı: 26¸ Erzurum¸ 2006¸ s.57-61¸ 67-68.


2. Faik Reşat¸ Eslâf¸ Yayıma Hazırlayan: Şemsettin Kutlu¸ İstanbul (tarihsiz)¸ Tercüman 1001 Temel Eser¸ s.63-65.


3. Faik Reşat¸ Eslâf¸ s.31-33; Süheyl Ünver¸ “İlim ve Sanat Tarihimizde Fatih Sultan Mehmed”¸ s.213.

Sayfayı Paylaş