İTİKATTA VASATÎLİK

Somuncu Baba

"Maalesef bugün Müslümanlar¸ sadece Irak'ta değil¸ sadece Pakistan'da değil¸ dünyanın her tarafında etnik ve mezhep farklılığı kaşınarak birbirine kırdırılmak isteniyor. Toplumların kırılgan noktaları alabildiğine tahrîk ediliyor. Bu konuda azamî hassasiyetin gösterilmesi insânî ve dinî bir zorunluluktur."


Günümüz İslâm Toplumları“nın “itikad” bağlamında en önemli sorunları arasında birbirlerini küfürle itham etmek anlamında tekfircilik gelmektedir. Bu bir dışlamacılıktır. Bu alanda yeniden bir zihniyet dönüşümüne şiddetle ihtiyaç vardır. Yaşadığımız dönem Mîlâdî 12. yüzyıla çok benzemektedir. İslâm dünyası o gün büyük bir bölünmüşlük dönemi yaşıyordu. Kimliklerin inşâsı¸ bir “ümmet” bilinci üzerinden değil¸ “mezhep” ve “felsefî inanç” üzerinden yapılıyordu. Bugün de etnik köken üzerinden yapılmaktadır. O günün İslâm âlimlerinin yazdığı eserlerin isimleri bile¸ bu noktada “birleştirici” anlamlar ifade ediyordu. Buna “Kitabu't-Tevhîd“¸ “Usûlü'd-Dîn“¸ “Sevâdu'l-A'zâm“¸ “el-İktisâd fi'l-İ'tikâd” gibi kitap isimleri örnek olarak gösterilebilir. Çünkü sağlam bir inanç¸ kişinin hayatına anlam katan¸ kişiliğini oluşturan ve geleceğine yön veren¸ istikâmet kazandıran en önemli bir faktördür. İnançta bir istikâmet olmazsa¸ ne ibadette¸ ne siyasette¸ ne ailede¸ ne ticarette ve ne de uluslararası ilişkilerde olur.


Kur'an-ı Kerim'de “vasat bir ümmet” olmamız isteniyor.1 Dünya Müslümanlarının zihniyet birliğinin oluşmasında önemli bir ilkedir¸ bu. “İşlerin hayırlısı ortası olandır.” buyuran Rasûl-i Ekrem de aynı durumu işaret etmişlerdir. Müslümanların tarihinde bu bakış açısı¸ kendisini “Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat” zihniyetiyle temsil etmiştir. Bu ölçülü zihniyet kendisini itikaddan ibadete¸ siyasetten hukuka¸ aileden ticarete varıncaya kadar hayatın her alanında göstermiştir ve göstermelidir de. İnsanlığın ve İslâmlığın kıvamı bu bakış açısındadır. Bugün böyle bir bakış açısına dünden daha çok ihtiyacımız vardır.


Genel Anlamda Ehl-i Sünnet Ve'l-Cemâat


“Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat” terkîbinde geçen “ehl” sözcüğü Arapça'da bir yere¸ bir düşünceye¸ bir inanç ve bir görüşe ait olan insan topluluğunu ifade eder. “Ehl-i Sünnet” terkibindeki “sünnet”ten maksat; dini tebliğ¸ beyân ve temsil etmekle yükümlü kılınan Hz. Peygamber (s.a.v.)'in temel inanç konularında ortaya koyduğu anlayışı benimseme ve kabul etmektir. “Cemâat” ise¸ sahâbenin din anlayışını benimseyen her devirdeki Müslümanların büyük topluluğuna verilen bir isimlendirmedir. Genel anlamda “Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat” deyiminden¸ itikadî konularda Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ve ashâb-ı kirâm'ın takip ettikleri yolu benimseyenleri anlamak gerekir.


Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat kavramı¸ sadece bir fırkanın adı değil¸ içinde Mâtürîdîlik ve Eş'ârîlik gibi çeşitliliği barındıran kuşatıcı bir üst zihniyetin genel adıdır. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat¸ itikadî ve amelî konularda her türlü aşırılık ve gerilikten uzak¸ dengeyi ifade eder.


İtikadda Sünnîlik deyince¸ doğru ve sağlam inanca bağlı mutedil Müslümanlar akla gelir. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat olmanın olmazsa olmaz ilkeleri arasında; Kâbe'yi kıble kabul edenleri küfürle itham etmemek¸ fâsık bile olsa inançlı olduktan sonra herkesin arkasında namaz kılmayı benimsemek¸ ameli imandan bir cüz saymamak¸ sahâbeyi hayırla yadetmek” sayılır.


İslâm düşünce tarihinde Ehl-i Sünnet kendi içinde iki gruba ayrılmıştır. Bunlardan birincisine Ehl-i Sünnet-i Hâssa¸ diğerine de Ehl-i Sünnet-i Âmme denilir. Ehl-i Sünnet-i Hâssa sahâbelerin sıfatı olup¸ teşbîh ifade eden nasları aklî te'villere tâbî tutmazlar. Her ne kadar amel imandan bir cüzdür inancına sahip olsalar da tekfirden şiddetle kaçınmışlardır. Amelî kusurlu olan Müslümanları¸ imân-ı kâmil derecesine ulaşamayacakları konusunda uyarmışlardır. Günümüzün neo-selefî Müslümanlarıyla ilk dönem selefîleri birbirinden ayırmak gerekir. Ehl-i Sünnet-i Âmme ise Mâtürîdîler ve Eş'arîlerin sıfatı olup¸ itikadî konularda hem akla ve hem de nakle yer verirler. Teşbih ifade eden nasları te'vîl ederler.


Ehl-i Sünnet düşüncesi¸ tarih boyunca Müslümanlar arasında insan doğasına uygun mutedil/yaşanabilir bir din anlayışını temsil ettiği için geniş halk kitlelerinde kabul görmüştür. İmam-ı Eş'arî'nin dediği gibi¸ bütün farklı ve çoğulcu mezhebî anlayışlara rağmen İslâm topyekûn fırkaları içinde toplamış ve hepsine de şâmil olmuştur.


Günümüz İslâm Dünyasının Olumsuzlukları


Günümüz İslâm dünyasının kâhir ekserisinde câhillik¸ yoksulluk ve derin ihtilaflar hâlâ yaşanmaktadır. Bu sorunların izdivâcından sefâlet ve erdemsizlikler ortaya çıkmaktadır. Bundan da yararlanmak isteyen çevreler vardır. Özellikle farklı mezhep ve etnik kökenler üzerinden yola çıkarak Müslümanlar arasında ayrılıkların derinleşmesi için çabalar sarf edilmektedir. Batı'da yeni oryantalist stratejistler¸ İslâm dünyası üzerinde hem fiziksel ve hem de fikrî planda yeni değişim ve dönüşümleri gerçekleştirmek için uygulayıcılara birbirinden farklı projeler sunuyorlar. Onların ileri sürdüğü tezlere göre¸ dünyada; “medeniyetler çatışması değil¸ asıl medeniyet içi çatışmalar yaşanacak¸ İslâm kendi içinde çatışacaktır (çatıştırılacaktır).” Bu ve benzeri tezlerden hareketle Müslümanlar tasnif edilerek İslâm âleminde “tekfir“cilik yeniden canlandırılmıştır. Artık kimi Müslümanlar birbirlerini kolayca küfürle itham etmekle kalmıyor¸ birbirlerinin kanlarının dökülmesini mubah görüyorlar. Yıllarca Afganistan'da kızıl orduya karşı mücadele vermiş ve Cumhurbaşkanı olmuş Sünnî Müslüman Burhâneddin Rabbânî'nin şehit edilmesi bunun en açık misalidir. Hâlbuki Müslümanlar arasında mezhep ya da etnik köken farklılığı aslâ bir çatışma sebebi olamaz. Çünkü Müslümanlar arasında asgarî müşterekler değil¸ birlikteliği sağlayacak ve her türlü çatışmayı ortadan kaldıracak şekilde âzamî müşterekler vardır. Maalesef bugün Müslümanlar¸ sadece Irak'ta değil¸ sadece Pakistan'da değil¸ dünyanın her tarafında¸ etnik ve mezhep farklılığı kaşınarak¸ birbirine kırdırılmak isteniyor. Toplumların kırılgan noktaları alabildiğine tahrîk ediliyor. Bu konuda âzamî hassasiyetin gösterilmesi insânî ve dinî bir zorunluluktur. Ünlü İslâm âlimi ve dünya âlimler birliği başkanı Yûsuf el-Karadavî'nin dediği gibi¸ Kur'an'ın emrine ve Peygamberimiz (s.a.v.)'in buyruklarına göre¸ nasıl ki Kilise ve Havralara herhangi bir Müslümanın saldırma hakkı yoksa¸ nasıl oluyor da Irak'ta ve Pakistan'da bir başka Müslüman dinî akım mensupları bir başka dinî akım mensuplarınca kutsal kabul edilen türbelere ya da camilere saldırabiliyor¸ böylece Müslüman kanı dökebiliyor? 


Bugün İslâm dünyasının Balkanlaşması isteniyor. Bu konuda duyarlılık göstermek ve her çeşidiyle Müslümanlar arasında vahdet ve ittihâdı sağlamak adına saldırgan durumuna geçmiş Müslümanların durdurulması¸ diğer Müslümanlar üzerinde îmânî bir görevdir. “Eğer mü'minlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa¸ Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah¸ âdil davrananları sever.”2 İslâm topraklarından müstevlîlerin kirli emelleri ve gizli planları¸ ancak böyle bir dik duruş sayesinde akamete uğratılabilir. Ehl-i Sünnet'in gerek amelî ve gerekse itikâdî bakış açısında bir Müslümanı tekfir etmek¸ hele hele onun hayatına kasdetmek gibi bir hüküm aslâ çıkarılamaz. Kaldı ki¸ İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe¸ “Bir kimse Tenzîl'in aslını inkâr etmedikçe te'vîlinden dolayı küfürle itham edilemez.” demektedir. Burada Tenzîl'den maksat¸ Kur'an; te'vîlden maksatsa¸ onun yorumudur. Yine bizim inancımızda¸ “Ehl-i kıble tekfir edilemez.” ilkesi vardır.


İtidali temel alan Sünnî bakış açısında¸ hiçbir Müslüman kendi dinî yorumunu mutlak yorummuş gibi görüp diğer yorumları “öteki” ya da din dışı göremez. Kur'an¸ Müslümanları Allah'ın ipi konumunda olan Kur'an'a tutunmaya¸ parçalanıp ayrılmamaya çağırır; “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O¸ gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.”3 Buna rağmen¸ farklı din yorumlarından dolayı Müslümanlar birbirlerine silah çeker pozisyonlara gelmektedirler. “Bize silah çeken bizden değildir.” diyen Nebevî kavil nasıl da unutuluyor? İslâm dünyasında maalesef bazı eğitim kurumları “tekfir”ci bir Müslümanlık üretiyor. Ümmetin mücâdeleci âlimlerinin¸ siyasetçilerinin ve entelektüellerinin bu konuya şiddetle eğilmeleri gerekir. Hatta bugün Somali'de açılık ve sefâletin arkasında da bu problem yatmaktadır.


Kur'an caddesinde olmak şartıyla; yürüyüşü¸ metodu ve anlayışı ne olursa olsun¸ bütün mü'minler birbirinin kardeşidir. Müslümanlar¸ dinde zarûrî olan noktalarda ittifak edip aralarında fer'î mes'eleleri anlaşmazlık sebebi yapmamalıdırlar.


O hâlde gelin¸ Mîlâdî 12. yüzyılda “itikadda orta yol” diyen İmam Gazâlî'nin çağrısını¸ yeni bir üslupla yeniden seslendirelim. İslâm âlemini “tekfir ateşi” sarmadan ıslah etme yolunda ciddî adımlar atalım. Yarınlar geç olabilir. Bu konuda ön şartımız¸ “Ben Müslümanım.” diyen bir kimseye¸ “Sen mü'min değilsin.” deme hakkımızın olmadığını bilmemiz olsun.


Allah bu ümmeti tefrikadan ve tekfir fitnesinden muhafaza buyursun!..


 


Dipnot


 


1. Bkz. 2/Bakara¸ 143.


2. Bkz. 49/Hucurât¸ 9.


3. 3/Âl-i İmrân¸ 103.

Sayfayı Paylaş