HZ. MUHAMMED MUSTAFA (S.A.V.)

Somuncu Baba

Yazarlar: Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek

“Tasavvufî hayatta silsile bir mürşidler silsilesidir. Aktarılan ilim de bâtınî ve tasavvufî ilim¸ irfan ve marifettir. Bu silsilelerin hepsi Hz. Peygamber (s.a.v.)’le başlar ve bugüne ulaşır. Bazı silsileler Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sonra¸ Cebrail ile Allah (c.c.)’a ulaşır.”

Nebevî öğretilerin güçlü takipçileri olan sûfîler¸ sünnetin dışındaki tüm yolların tamamen kapalı olduğunu beyan ederler.1 Bu durumun gereği olarak Ebû Hamza Bağdâdî (ö.269/882): “Hak Teâlâ’nın yolunu bilen için o yola girmek kolaydır. Allah (c.c.)’a giden yolda¸ Rasûlullah (s.a.v.)’ın hâl¸ fiil ve sözlerine tâbi olmaktan başka delil yoktur.”2 demektedir.

Dolayısıyla tasavvuf önderleri¸ hayatlarının her anında Hz. Peygamber (s.a.v.)’i örnek almaya çalışmışlardır. Nebevî öğretileri esas alıp 2-3/8-9. yüzyıllarda yavaş yavaş şekillenen tasavvuf ilmi de günümüze kadar İslâm’ın bâtınî/içsel boyutunu temsil etmiştir.3

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Zühdü

 

Kur’ân-ı Kerim’in tebliğcisi ve ümmetin üsve-i hasenesi olan Muhammed (s.a.v.)¸ ömrü boyunca zâhidâne bir hayat yaşadı. Yünlü¸ pamuklu¸ yamalı¸ yamasız giysiler giydi. Ne varsa onu yedi. İbn Abbas’ın rivayet ettiğine göre¸ Hz. Peygamber (s.a.v.) peş peşe birkaç gece aç sabahlar¸ hane halkı da çoğu zaman akşamları yiyecek bir şey bulamazdı. Zaten ekmekleri arpa ekmeğiydi.4 Hz. Aişe (r.ah) onun hâline şu şekilde tercüman olmaktadır:

“Ensar’dan bir kadın yanıma gelmişti. Rasûlullah (s.a.v.)’ın yatağının katlanmış bir şilteden ibaret olduğunu görünce¸ doğru çıkıp evine gitti ve içi yün doldurulmuş bir yatak alıp getirdi. Rasûlullah (s.a.v.) eve geldiği vakit ‘Bu nedir?’ diye sordu. Ben de ‘Ensar’dan falanca kadın gelmişti. Senin yatağını gördü ve bunun üzerine bunu gönderdi’ dedim. Rasûlullah (s.a.v.) bana; ‘O yatağı geri yolla’ dedi. Ben ise yollamadım¸ çünkü böyle bir yatağın evimde bulunması hoşuma gidiyordu. Rasûlullah (s.a.v.) ısrarla bana¸ üç sefer onu geri vermemi istedi ve ‘Ey Aişe! Allah (c.c.)’a yemin ederim ki¸ şayet isteseydim Allah (c.c.)¸ altın ve gümüşten dağları benimle yürütürdü’. buyurdu. Bunun üzerine ben de yatağı geri gönderdim.”5

Hz. Aişe (r.ah)’nin ifadesi ile Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hiçbir zaman karnını doyurmadı¸ ama asla şikâyetçi de olmadı. Mal biriktirmeye asla hevesli değildi. Çünkü o¸ tercihini kul peygamberlikten yana yapmıştı. İnfak etmeyi seven bir şahsiyetti. Kendisinden bir şey istendiğinde derhal verir¸ eğer istenen şey kendisinde yoksa vaat eder ve eline geçen ilk fırsatta bu isteği karşılardı. Hz. Peygamber (s.a.v.) vermeye ve infak etmeye son derece iştiyaklı olduğu ve vermek hakkında “Veren el¸ alan elden hayırlıdır.” buyurduğu halde¸ istemek ve almak konusunda son derece müstağni idi. Ashâbının da bu konuda müstağni olmasını isterdi. Zengin fakir herkesle görüşür¸ el sıkışırdı. Kendi hayvanını sağar¸ merkebe binerdi. Aylarca hanesinde ocağın yanmadığı¸ sofrasında sıcak bir yemeğin bulunmadığı olurdu.6

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in zâhidâne yaşantısı yokluktan değil¸ kendi iradesinin tezahürüydü. Zira o¸ “Ben melik peygamber veya kul peygamber olma hususunda muhayyer bırakıldım. Cebrail bana tevazu göstermemi işaret etti. Ben de kul peygamber olayım¸ bir gün doyar¸ bir gün aç kalırım” dedim.”7 demektedir. Nitekim davetin ilk yıllarında¸ amcası aracılığı ile müşriklerin¸ davasından vazgeçmesi şartıyla; “İsterse onu başımıza kral yapalım¸ mal istiyorsa en zenginimiz o olsun.” şeklinde yaptıkları teklifi geri çevirdi. Arabistan Yarımadası’nın tamamına yakın kısmının tek hâkimi hâline geldiği¸ gücünün zirvesine ulaştığı¸ devlet hazinesinin dolup taştığı zamanlarda bile¸ onun yaşantısında bir değişiklik olmadı¸ asla mal biriktirmedi¸ sade yaşantısından vazgeçmedi¸ eline ganimet¸ ya da başka suretle geçen malları¸ hemen sahiplerine ve fukaraya dağıtmaya büyük bir özen gösterdi. Ashâbını¸ özellikle suffe ashâbını¸ bu anlayışla yetiştirdi.8

 

Sûfîler¸ kendilerinde mevcut olan ilim¸ marifet¸ hâl ve yaşayışın ilk örneğini daima Rasûlullah (s.a.v.)’ta görmüşlerdir. Rasûlullah (s.a.v.)’ın rûhânî hayatı ve dinî heyecanı nesilden nesle aktarılarak aynen devam etmiştir. Bu hayat okunarak ve yazılarak öğrenilen bir hayat olmayıp yaşanılan ve yaşatılan bir hayattır. Tasavvufî zihniyetin ve yaşayışın kaynağı işte bu hayattır. Abdurraûf Münâvî’nin (ö.1031/1621) çeşitli devrelerde yaşayan sûfîleri anlatmak için yazdığı el-Kevâkibü’d-durriyye isimli eserine Hz. Peygamber (s.a.v.)’i anlatmakla başlaması bunu gösterir.9

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e risâlet görevi Hira Mağarası’nda inziva hâlindeyken verilmişti. Peygamberlik görevi ile görevlendirildikten sonra bile¸ ıssız ve tenha yerlerde¸ gecelerin sessizliğinde ibadet etmekten ayrı bir zevk almaktaydı. Her sene Ramazan ayında dünyevî işlerini keser¸ zikir ve ibadet ederek son on gününü itikâfla münzevi olarak geçirirdi. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber (s.a.v.)’i farz olan ibadetlerin dışında özellikle geceleyin namaz kılmaya¸ Allah (c.c.)’ı zikre ve Kur’ân-ı Kerim okumaya davet etmiştir. Allah (c.c.) Hz. Peygamber (s.a.v.) örneğinde bizlerden zühd ve takvayı şiar edinmemizi istemiştir.

Tasavvuf¸ öncelikle Hz. Peygamber (s.a.v.)’le ashâbı arasındaki ilişkiden kaynaklanan bir ilimdir. Mü’min olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’i gören¸ sohbetinde bulunup O’ndan feyiz alanlara sahabe/ashap denilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sohbetinde bulunanlar¸ vahiy alırken onun geçirdiği vecd ve istiğrak hâllerine şahit oluyor¸ onun mâneviyât ve rûhâniyet dolu heyecanlı ve etkileyici konuşmalarını can kulağı ile dinliyor¸ hatta bazen Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelen vahiy meleği Cebrail (a.s.)’i görüyor¸ bu ve benzeri hâllerden derin bir şekilde etkileniyor¸ hisleniyor¸ heyecanlanıyor¸ adeta kendilerinden geçiyor¸ bu suretle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yaşadığı sırrî ve manevî hayata katılıyor ve bundan nasip/feyiz alıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sohbetinde bulunan sahabe başlarını öne eğer onu can kulağı ile dinlerdi. Bu durumu anlatmak için sahabenin onu sanki başlarına bir kuş konmuş ve onun uçup gitmemesi için hiç kıpırdamadan duruyorlarmış gibi pür dikkat kesildikleri anlatılır. Mânevî hayatı bu şekilde yaşayarak öğrenen sahabeleri Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ talim ve irşadla görevlendiriyor¸ kabileler arasına gönderiyordu. Bu sahabeler bulundukları meclislerde¸ katıldıkları sohbetlerde veya gönderildikleri kavim ve kabileler arasında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzurunda yaşadıkları mânevî hayatı yaşamaya ve yaşatmaya gayret ediyor¸ bu suretle dinî hisler ve heyecanlar Müslümanlar arasında dalga dalga yayılıyordu.10

 

Bazı hadislerde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mescidindeki ilim meclislerinin yanında zikir meclislerinin de bulunduğundan bahsedilirken11 diğer bir kısmında da Allah (c.c.)’ı zikretmek üzere toplanan cemaat üzerine meleklerin gelip kanatlarını gerdikleri dile getirilmektedir.12 Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu hadislerinde ortaya koyduğu ilkeleri örnek alan ashâb-ı kiram¸ başlangıçtan beri dinî sohbetler düzenlemişler¸ tertip edilen sohbetlerle dinî his ve heyecanı yaymaya gayret etmişlerdir. Sahabeden sonra bu uygulama ve gelenek tabiine¸ onlardan da etbau’t-tabiine intikal etmiştir. Sûfîlerin sohbet meclisleri işte bu geleneğin bir devamı¸ açılımı ve şartlara göre geliştirilmiş bir şeklidir. Söz konusu sohbetlere katılanlar arasında takva¸ ilim¸ kıraat¸ hitabet ve taât itibariyle diğerlerine nazaran biraz daha önde olan ve biraz daha fazla göze çarpan şahsiyetler¸ cemaatin önderi ve temsilcisi konumunda olup hoca¸ âlim ve delil olarak görülmüşlerdir. Bunların rehber ve cemaat önderleri olarak görülmeleri¸ başka birinden aldıkları icazet ve hilafete¸ kendi dindarlıklarına¸ takvalarına¸ ihlâslarına¸ hayırseverliklerine ilimlerine¸ şahsî erdem ve yeteneklerine dayanıyordu.13

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Örnekliği ve Sünnete Uymak

 

Sünnete uyma ve sünnetle amel hususunda kendilerinden bu gibi sözler varit olan sûfîler¸ diğer yandan sünnete uygun az amelin¸ sünnete uymayan çok amelden daha makbul olduğunu¸ sünnete uymaksızın amel edenin amelinin bâtıl olduğunu¸ kitap ve sünnetin şahitlik etmediği her vecdin bâtıl olduğunu¸ sünnete uymanın Allah (c.c.) sevgisinin bir alameti sayıldığını¸ sünnete uymanın divanu’r-ricale/Allah (c.c.)’ın adamları arasına girmenin ölçüsü¸ iman nurunun sebebi ve bâtınî selâmetin alameti sayıldığını söylemişlerdir.14

 

Tarikat Silsilelerinin Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Ulaşması

 

Tasavvufî hayatta silsile bir mürşidler silsilesidir. Aktarılan ilim de bâtınî ve tasavvufî ilim¸ irfan ve marifettir. Bu silsilelerin hepsi Hz. Peygamber (s.a.v.)’le başlar ve bugüne ulaşır. Bazı silsileler Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sonra¸ Cebrail ile Allah (c.c.)’a ulaşır.15 Her sûfî kendinden bir öncekinin terbiyesi altında bulunduğu ve elde ettiği tecrübe ile silsile şeklinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’e vasıl olduğu ve onun dinî tecrübelerini tevarüs ettiği anlayışındadır. Bu durum¸ onların sünnete ve seleflerinin dini hayatına atıfta bulunduklarını ve mutlaka bir önceki büyüğün sohbeti ve terbiyesi altında yetiştiklerini göstermektedir. Zira tasavvufî hayatın temelini¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rûhî ve zühdî hayatı ile bu konudaki sözleri oluşturmaktadır.16

 

Dipnot

 

Bu makale Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek’in Nasihat Yayınları’ndan neşredilen Altın Silsileden Altın Halkalar kitabının 23-49. sayfalarından özetlenmiştir.

 

1. Ebü’l-Kâsım Abdülkerim el-Kuşeyrî¸ er-Risâletü’l-Kuşeyriyye fî ilmi’t-tasavvuf¸ haz.: Ma’ruf Zerrik ve Ali Abdülhamid Baltacı¸ Dârü’l-Hayr¸ Beyrut 1993¸ s 430.

2. Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 395.

3. Seyyid Hüseyin Nasr¸ Üç Müslüman Bilge¸ çev.: Ali Ünal¸ İnsan Yay.¸ İstanbul 1985¸ s. 96.

4. Muhammed İbn Sa’d¸ et-Tabakâtü’l-Kübr⸠Dâru Sâdır¸ Beyrut¸ ts.¸ c. I¸ s. 400; Abdurrahman Azzam¸ Resul-i Ekrem’in Örnek Ahlâkı¸ çev.: Hayrettin Karaman¸ Yağmur Yay.¸ İstanbul 1975¸ s.36.

5. Ahmed b. Hanbel¸ Kitâbü’z-zühd¸ çev.: M. Emin İhsanoğlu¸ İstanbul 1993¸ s.30; Hatîb Bağdâdî¸Ebûbekr Ahmed b. Ali¸ Târîhu Bağdad¸ Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye¸ Beyrut¸ ts.¸ c. XI¸ s. 102.

6. Ebû Nasr Serrâc et-Tûsî¸ el-Luma’¸ tahk.: Abdulhalim Mahmud ve Abdulbaki Sürur¸ Dâru’l-Kutubi’l-Hadise¸ Kahire 1960¸ s.136.

7. Ali b. Ebî Bekr Heysemî¸ Mecmeu’z-zevâid ve menbeu’l-fevâid¸ Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye¸ Beyrut¸ ts.¸ c. IX¸ s. 192.

8. Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî¸ Tarihu’l-umem ve’l-mülûk¸ Dâru’l-Kalem¸ Beyrut¸ ts.¸ c. II¸ s. 225; M. Asım Köksal¸ İslâm Tarihi Hz. Muhammed ve İslâmiyet (Mekke Devri)¸ Şamil Yay.¸ İstanbul 1987¸ c. III¸ s. 126.

9. Uludağ¸ Süleyman¸ “Takdim”¸ Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler¸ İstanbul 1990¸ s. 29.

10. Süleyman Uludağ¸ Tasavvufun Dili 1 Mürşid-Mürid-Yol¸ Mavi Yayıncılık¸ İstanbul 2006¸ s. 92.

11. Bk. İbn Mâce¸ Mukaddime¸ 17¸ Ahmed b. Hanbel¸ Müsned¸ c. II¸ s. 328.

12. Bk. Ebû Dâvud¸ İlim¸ 1; Tirmizi¸ İlim¸ 19¸ Sıfâtü’l-Kıyâme¸ 20¸ Deâvat¸ 129; Nesei¸ Sehv¸ 46; Buhari¸ Deâvat¸ 66.

13. Uludağ¸ Tasavvufun Dili – 1¸ s. 93.

14. Ahmet Yıldırım¸ “İlk Dönem Sûfîlerinin Peygamber ve Sünnet Anlayışları”¸ Sûfî Gelenek ve Hayat Keşkül¸ İstanbul 2007¸ Bahar¸ sayı: 12¸ s. 18.

15. Kara¸ “Hazret-i Peygamber’in Tasavvufî Düşüncedeki Yeri”¸ s. 13.

16. Yıldırım¸ “İlk Dönem Sûfîlerinin Peygamber ve Sünnet Anlayışları”¸ s. 18.

 

Sayfayı Paylaş