ES-SEYYİD OSMAN HULÛSİ EFENDİ'NİN (K.S.) "İLİM VE İRFAN DÜNYASI"

Somuncu Baba

"Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi¸ gerek yaşantısı gerekse faaliyetleri ile örnek bir insan-ı kâmil olmakla kalmamış¸ yazmış olduğu eserlerle de¸ ilmî ve edebî yönden şahsiyetini ortaya koymuştur. Kaleme aldığı eserleri¸ kısa bir ömre sığdırdığı vakıf çalışmaları¸ yetiştirdiği talebeleri ve nihayet onlara koyduğu hedefler¸ onun ilmî yönüne en güzel şekilde işaret etmektedir."


Sanayileşen ülkelerin dünya hâkimiyetini ele geçirme çabaları¸ sonunda ülkeleri karşı karşıya getirmiş ve Birinci Cihan Harbi başlamıştı. Osmanlı Devleti bu sırada İttihat ve Terakki fırkasının gafil devlet adamları tarafından idare edilmekteydi. Balkanlarda yaşanan felaketler yetmemiş gibi bunlar¸ şimdi de Almanya'nın safında yer alabilmek için neredeyse bir savaş vermekteydiler. İşte Osmanlı Devleti'ni yok olmaya götürecek bu büyük cihan harbine girmeden bir ay önceydi. Belki de Anadolu halkı Osmanlı Devleti idaresinde son huzurlu Ramazan ayını geçiriyordu. Somuncu Baba'nın beldesine Ramazan Bayramı sanki erken gelmişti. 12 Ağustos 1914 (22 Ramazan 1331) pazartesi günü¸ Malatya'nın Darende ilçesine bağlı Hacılar-Şeyhli Mahallesi'nde Somuncu Baba'nın ahfadından Hatip Hasan Feyzi Efendi ile eşi Fatma Hanım'ın bir erkek çocukları dünyaya geldi. Gelecekte Nakşbendiyye Tarikatı meşayıhından olacak yavruya Osman Hulûsi ismi verildi. Hatip Hasan Efendi¸ o gün kütüphanesinde bulunan bir eserin iç kapağına bu kutlu doğum tarihini saatine kadar kaydetti.1


Seyyid Osman Hulûsi¸ babası Şeyhzâdeoğlu sülalesinden Hasan Feyzî Efendi vasıtasıyla Hazreti Hüseyin (r.a.)'e ve Hazreti Peygamber (s.a.v.)'e¸ annesi Fatıma Hanım kanalıyla da meşayihden Tâceddin-i Velî (k.s.)'ye¸ oradan da Hazreti Hüseyin (r.a.) vasıtasıyla yine Hazreti Peygamber (s.a.v.)'e ulaşır. Otuz altıncı kuşaktan Hz. Peygamber (s.a.v.)'in nesl-i pâkinden bir torun olan Seyyid Osman Hulûsi Efendi¸ on ikinci kuşaktan da “Somuncu Baba” namıyla bilinen Şeyh Hamîdüddin-i Velî (k.s.)'nin torunudur. Dolayısıyla o hem anne hem de baba tarafından Hazreti Peygamber (s.a.v.)'in mübarek neslinden gelmektedir ve seyyidlik sıfatına mazhar olmuştur.


Hulûsi Efendi daha sonra Peygamber Efendimize dayanan soyunu ve bu soya mensup olmanın bahtiyarlığını Dîvân'ında çeşitli beyitlerle dile getirecektir.


Muhammed Mustafâ'dır cedd-i pâki


Hulûsî bunların hep pây-i hâkî2


“Temiz ceddi Hazreti Muhammed Mustafa'dır. Hulûsi¸ o mübarek ceddi ve kendisine kadar gelen ecdadının ayaklarının tozudur.”


Hudâyâ sad hezârân hamd ü şükr olsun ki lutfetdin


Hulûsi¸ nûr-ı aynım sevgili ceddim Hüseyn'immiş3


“Ya Rabbî¸ beni göz nurum Hazreti Hüseyin Efendimiz'in soyundan eylediğin için Sana yüz binlerce hamd ü senalar olsun.”


Bi-hamdi'llah ceddim ettim isbât


Kamunun rûhuna olsun salâvât4


“Elhamdülillah¸ atalarımı burada tek tek belirttim ve gösterdim. Hepsinin temiz ruhlarına salâvat olsun.”


İlmî Yönü ve İlmî Faaliyetlere Katkısı


Seyyid Osman Hulûsi Efendi¸ gerek yaşantısı gerekse faaliyetleri ile örnek bir insan-ı kâmil olmakla kalmamış¸ yazmış olduğu eserlerle de¸ ilmî ve edebî yönden şahsiyetini ortaya koymuştur. Kaleme aldığı eserleri¸ kısa bir ömre sığdırdığı vakıf çalışmaları¸ yetiştirdiği talebeleri ve nihayet onlara koyduğu hedefler¸ onun ilmî yönüne en güzel şekilde işaret etmektedir.


“Rütbetü'l-ilmi a'le'r-rüteb/İlim rütbesi rütbelerin en yücesidir.” hadis-i şerifini hayatının mihenk noktası kabul etmişti. Zira ilimsiz hiçbir şeyin olmayacağını daha çocukluk yıllarında atalarından gelen manevî mirasla tevarüs etmişti.


Osman Hulûsi Efendi'nin; aruz vezni ile Dîvân şiirinin gazel¸ kaside¸ ilâhî¸ müstezat ve rubâi gibi çeşitli şekil ve vezinlerde kaleme aldığı mümtaz eseri Dîvân'ıdır. 20. yüzyılda Dîvân şairi olarak asrın son temsilcisi kabul edilen Seyyid Osman Hulûsi Efendi'nin bu eseri¸ aşk¸ vecd ve insan sevgisi temalarını içermektedir. 1986 yılında Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî adıyla ilk baskısı yapılan eser¸ daha sonra defalarca bastırılmıştır.


Osman Hulûsi Efendi'nin edebî bir üslupla kaleme almış olduğu mensur ve manzum mektuplarından oluşan diğer bir eseri¸ Mektûbât-ı Hulûsî-i Dârendevî'sidir. Nasihatname türündedir. Prof. Dr. Mehmet Akkuş tarafından Osmanlıca metninden aynen transkripsiyonu yapılarak edebiyat dünyamıza kazandırılmıştır.5


Osman Hulûsi Efendi'nin diğer bir eseri ise Şeyh Hamid-i Velî Camii Minberinden Hutbeler'idir. Seyyid Osman Hulûsi Efendi 1945-1987 tarihleri arasında Şeyh Hamid-i Velî Camii'nde imam ve hatiplik görevini ifa ederken irad etmiş olduğu hutbelerini Osmanlı Türkçesiyle kaleme almıştır. Şeyh Hamid-i Velî Camii'nin minberinden irad etmiş olduğu hutbelerin içeriğini kendi hayatında aynen tatbik ettiği için sözleri insanlar üzerinde çok etkili olmuştur. Hutbelerinde vatan¸ millet¸ birlik¸ beraberlik¸ ebeveyn hakkı ve sevgi kavramlarını verirken tüm insanlara vatan-millet hamiyetperverliğinin ne olduğunu öğretmiştir. Dünyanın değişik yerlerindeki insanlara da¸ Müslüman olsun¸ gayri müslim olsun¸ yardım elini uzatmış¸ Kıbrıs ve Afrika'da yardıma muhtaç olanları desteklemiş¸ bu hususta hutbeler irad etmiştir.6


Osman Hulûsi Efendi¸ dün sözleri ile insanları aydınlatırken¸ bugün geride bıraktığı ölümsüz eserleri aynı vazifeyi ifa etmektedir.7


Osman Hulûsi Efendi yetmiş altı yıllık ömründe bir insanın yapması hayli güç işleri başararak gerçek âlemine göç ederken geride büyük eserler bırakmış¸ sadaka-i cariyeler ihdas etmiştir. Hayatının büyük bir bölümünü ilme¸ irfana adayarak¸ bizzat insanı eğiterek geçirmiştir. O Hak rızasını ilim¸ irfan ve irşadda arayıp bulmuş bir bilge kişiydi. Bu işlere verdiği önemin bir belirtisi de onun eğitiminden¸ rahlesinden¸ dersinden meşk almış kişilerin onun yolundan gitmiş olmalarıdır. Onlar¸ onun istediği şekilde¸ şu anda olduğu gibi ileride de nice ilim ve irfan yuvaları kuracak ve onun ruhunu şâd edeceklerdir.8


Hayatı¸ Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye en büyük düstur olarak gösterdiği; “Oğul¸ insanı yaşat ki devlet yaşasın.” prensibine göre şekillenmişti. İnsan ancak ilimle hayat sahibi olacağından Hulûsi Efendi de¸ hem ilmin gelişmesine hem ilim adamlarının artmasına yol açacak imkânları hazır kılmakla uğraştı.


Bugünkü Darende onun eseridir. Darende'de yeni yapılmış veya ihya edilmiş ne varsa altında ya bizzat o ya da onun gayreti¸ teşviki vardır. Tasavvufta gaye; insanı yükseltmek¸ iyi bir Müslüman yapmak¸ onu Allah'a yaklaştırmak ve hatta her zaman ve her mekânda kulu Allah ile beraber olabileceği mertebeye ulaştırmaktır. Bu mertebeye yükselmiş ve Müslümanlığı tam manasıyla yaşayacak olgunluğa ulaşmış mü'min kişiler etraflarına nur saçarlar. Böyle inanmış kimselerden oluşmuş bir millet düşününüz. Orada cehâletten¸ geri kalmışlıktan söz etmek mümkün müdür? Osman Hulûsi Efendi de insanlarımızı böyle üstün vasıflı kimseler olarak görmek istiyordu. Bunun için o¸ büyük bir eğitim seferberliğine girişmiştir. Bu sebeple muhitinde hangi dernek¸ hangi cemiyet veya vakıf varsa¸ bakıyorsunuz¸ oranın ya başkanı ya da üyesidir.


Böylece bölgesindeki bütün ilmî faaliyetlerde öncülük görevini yerine getirmiştir. Osman Hulûsi Efendi ilmi kuru bir tarzda ele almamakta; hem maddî ve hem de manevî olarak kişinin olgunlaşması olarak görmektedir. Gerçek ilim¸ gerçek irfan kişiyi Allah'a¸ Yaratan'ına götürmeli; O'nu bilmek de¸ O'nunla olmayı gerektirmelidir. “Olmuştur” redifli gazelindeki şu beyitte bu hususu dile getirmektedir:


Sana ârif olan ilm ile irfânın'ider sensiz


Senin lutfunla dil-gûn olduğum irfânım olmuşdur9


İlim¸ irfan ve hakikî ilim Hak mektebinden okunmalıdır. Burada okuyan da¸ fenâfillah mertebesine yükselir. İlimirfan tahsil etmeyenlerin sonu hüsrandır; dosttan¸ meclisten ayrı kalmaktır. Gerçek ilim aşkla olur; aşk¸ okumakla bitmez¸ bilmekle de tükenmez. Allah âşıkları¸ aşk kitabını okudukça ilim erbabı olurlar. Cehâlet¸ genel manada insanı inkâra kadar götüren bir hastalıktır. İlim ve irfan ehli olmayan kişi ne olursa olsun faydalı olmayacak¸ gayretleri boşa gidecektir. İlmi ile mağrur olanların¸ Hakk'ı tanımaktan gafil olacaklarını Osman Hulûsi Efendi çeşitli mısralarında dile getirmiştir.


Bütün faaliyetlerini Hak için¸ Hak'la olmak için¸ Hakça bir nizam için yapan büyük insan¸ bütün mutasavvıflar gibi¸ büyük bir tevâzu içindedir. Diğer bazı mutasavvıflarca da söylenilen konuyla ilgili şu mısraları hepimizin şiarı olmalıdır:10


Kulluk vazifemizdir yokluk şiârımız hem


Kayırmayız özümüz olsak da yahşi yâ kem


Bir güzelin urgunuâşüftesiyiz her dem


Nâm u nişânımız yok dervîşeşân gerekmez


Yokluk yolcularına başka nişân gerekmez11


Edebiyatta¸ hitabette ve her türlü sanatta ölçülü olmayı¸ sabırlı olmayı tavsiye eden Osman Hulûsi Efendi'nin bu konudaki hassasiyeti şöyle nakledilmektedir:


“Osman Hulûsi Efendi¸ Bolu kaplıcalarında iken¸ bir arkadaşı ziyaretine gelir. Namaz vakti gelince camiye geçerler. Camide vâiz kürsüye çıkmış vaaz etmektedir. Vâiz bazen hiddetlenmekte bazen de kürsüye vurarak¸ ayağa kalkarak¸ hararetle cemaate bir şeyler anlatmaya çalışmaktadır. Ezan okunup namaz kılındıktan sonra camiden çıkarlar. Osman Hulûsi Efendi yanındaki arkadaşa:


‘Evladım¸ deli dolu yağan yağmur¸ ekine fayda vermediği gibi¸ tarlayı da harap eder. Hâlbuki sağanak sağanak yağan yağmur toprağın içine işler. Ekine faydalı olur. Vâiz Efendi çabuk yağıp geçen yağmur gibi idi.' diye buyurdular. Buradan anlaşılıyor ki¸ insanlara hitap ederken ve bir meseleyi anlatırken yumuşak ifadeler ve gönül yapıcı kelimeler seçilmeli¸ bir taraf yapılırken diğer bir taraf yıkılmamalıdır.


Edebî Yönü


Osman Hulûsi Efendi'nin Dîvân'ı¸ Mektûbat'ı ve Hutbeler'i edebî yönüne yeterince ışık tutmaktadır. Özel bir tahsil geçirmemiş olmasına rağmen¸ yazmış olduğu eserlerde kullandığı dil ve sanatlar¸ onun kendisini çok güzel yetiştirmiş olduğunun delilidir. Eserlerinde Farsça¸ Arapça ve Türkçeyi mezcetmiş¸ manzum ve mensur eserler kaleme almıştır.12


Dîvân'ında klasik gazel tarzında olan manzumeleri genellikle aruz veznindedir. Bir kısmı da hece vezninde kaleme alınmıştır. Manzumelerde dinî ve tasavvufî ıstılahlar bol bol kullanılmıştır. Şiirlerinde kullandığı dil zaman zaman 16 ve 17. yüzyılların ifadelerini yansıtmaktadır.


Türk-İslâm edebiyatını meydana getiren eserlerin bir kısmı tasavvufî özellikler taşıyan¸ bir kısmı da doğrudan doğruya tasavvufî konuları ele alarak işleyen didaktik veya lirik eserlerdir. Bunlar genel olarak “Tasavvufî Edebiyat”¸ daha yaygın bir ifade ile “Tekke Edebiyatı” ismiyle anılan ayrı bir grup meydana getirirler. İşte Dârendevî mahlasını kullanan Hulûsi Efendi'yi de Tekke edebiyatı içerisinde değerlendirmek en uygunudur.13


Seyyid Hulûsi Efendi¸ Dîvân'ında genel olarak Dîvân şairlerinin müşterek olarak kullandığı dili¸ bazı tabirleri ve edebî mazmunları da aynı şekilde kullanmıştır. Dolayısıyla bu tabirleri ilk akla gelen anlamlarıyla değil mecazî manaları ile anlamak lazımdır. Onun şiirlerinde geçen şarap¸ mey¸ saki¸ meyhane¸ kadeh¸ aşk¸ âşık¸ ma'şuk¸ saç¸ kâkül¸ dudak vs. kelimeleri sözlük anlamları ile değil Dîvân edebiyatında ve tasaavufta kullanılan manaları ile anlamak lazımdır. Çünkü bu kelimelerde İlâhî aşk¸ Kevser şarabı¸ mürşit¸ cami¸ tekke vahdet¸ kesret gibi tasavvuf kavramları kastedilmiştir. Nitekim:


Bize mey kısmet edip sundu nasîb-i ezelî


Gösterip gün yüzünü anda Habîb-i ezelî14


derken burada sunulan meyden ilâhî bir neşe¸ ezelî sevgiliden de Hazreti Peygamber (s.a.v.) veya Cenab-ı Hak anlaşılmalıdır.


Tasavvufî düşüncenin temelini teşkil eden şeylerin başında İlâhî rızâya ulaşabilme gayesi yer alır. Bu doğrultuda mutasavvıflar da insanların manevî eğitim ve irşadlarına katkı sağlayabilmek amacına hizmet ederler. Bir mutasavvıf¸ aynı zamanda da bir şair olan Hulûsi Dârendevî de¸ Dîvân'ında yer alan şiirleri¸ şiir yazmak için değil¸ Allah'ın rızâsını celbetmek için söylemiştir. Ona göre şiir¸ halkın ve müridlerin irşadı için bir araçtır; manevî bir tedavi yöntemi ve nefsin eğitim metodudur. Bu nedenle edebî yönden çok ağır olan eserlerinde bile didaktiklik kendini göstermektedir. Meselâ bir beytinde;


Sana ayb olmuş iken gayrının aybıngörmeklik


Gör ayb-ı nefsini gayra bakıp ma'yûb arama15


diyerek başkasının ayıbını aramamak gerektiğini¸ sâliklerin de bu konuda yanlış bir davranışta bulunmamalarını öğütlemektedir.


Mutasavvıflar genel olarak şiiri bir gaye değil bir vasıta olarak telakki ederler. Nitekim Hulûsi Efendi de¸ şiirlerinde insanları düşündürmek¸ tefekkür ettirmek¸ nefislerinin şerrinden korumak üzere hedef edindiği manayı her yönüyle ifade etmek gayesini gütmüştür. Bu durumda zaman zaman şiirde teknik hususiyetlere takılmadan rahat bir biçimde hareket ettiği görülmüştür. O bir bakıma her hâl ve şartta¸ manayı maddeye tercih ederdi.


 


Dipnot


 


1. Somuncu Baba Araştırma ve Kültür Merkezi Arşivi¸ Dosya nr. 12/41.


2. Es-Seyyid Osman Hulusi-i Darendevî¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Darendevî(haz. M. Akkuş-A. Yılmaz)¸ İstanbul 2006¸ s. 434.


3. Dîvân-ı Hulûsî¸ s. 123.


4. Dîvân-ı Hulûsî¸ s. 434.


5. Prof. Dr. Mehmet Akkuş ve Prof. Dr. Ali Yılmaz tarafından müşterek olarak hazırlanan Mektûbât-ı Hulûsi-i Darendevî¸ Es-Seyyid Hulûsi Efendi Vakfı Yayınları arasındadır. İlk baskısı 1996 yılında yapılmıştır. İkinci ve düzeltilmiş baskısı ise 2006 yılında yapılmış olup 312 sayfadan oluşmaktadır.


6. Şeyh Hamid-i Veli Camii Minberinden Hutbeler¸ isimli eseri Resul Kesenceli tarafından yayıma hazır hâle getirilmiştir Eser¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından¸ Ankara'da Ajans Türk Matbaası'nda¸ Kasım 2000 yılında kuşe kâğıda ofset baskılı¸ lüks bez ciltli ve şömizli olarak yayınlanmıştır. 416 sayfadır.


7. Osman Hulusi Efendi'nin adı geçen eserleri bu serinin ikinci cildinde geniş olarak değerlendirilecektir.


8. Hasan Aksoy¸ “Osman Hulûsî Efendi Hazretleri'nin İlme Verdiği Değer ve Önem”¸ Somuncu Baba ve Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Sempozyum Tebliğleri¸ Ankara 1997¸ s. 161.


9. Dîvân-ı Hulûsî¸ s. 62.


10. 137. Aksoy¸ a.g.m.¸ s. 164-166.


11. 138. Dîvân-ı Hulûsî¸ s. 112.


12. Özkes¸ Osman Hulusi Efendi¸ s. 18.


13. Mustafa Uzun¸ “Hulusi Efendi Dîvanı'na Edebî Bir Bakış”¸ Somuncu Baba ve Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Sempozyumu Tebliğleri¸ Ankara 1997¸ s. 151.


14. Dîvân-ı Hulûsî¸ s. 295.


15. Dîvân-ı Hulûsî¸ s. 11.

Sayfayı Paylaş