ÂLİMLER VE SORUMLULUKLARI

Somuncu Baba

“Eğer ilim adamları olmasaydı¸ insanlar ‘insanlığı'nı öğrenemezlerdi. Bir takım sapık ve câhil insanların peşine düşerler ve böylece kendileri saptığı gibi¸ çevresindeki insanları da saptırırlardı. Çünkü gerçek anlamdaki âlimler¸ eğitim-öğretim vâsıtasıyla insanları bilgisizlik ve câhiliye barbarlığından çıkarıp insanlık seviyesine yükseltmişlerdir.”


İslâm inanç sisteminde mutlak yol gösterici¸ Yüce Allah (c.c.)'tır. O'nun dışındaki bütün varlıklar¸ hidâyet konusunda bir vesîledir¸ bir sebeptir. Vâris-i enbiyâ olan âlimlerin¸ insanların doğru yolu bulması noktasındaki görevleri de böyledir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'den gelen bir rivâyette: “Ulem⸠peygamberlerin vârisleridir.”1 buyrulur. Biz bu rivâyetten¸ dinde ulemânın yeri ve sorumluluğunu anlıyoruz.


Acaba ulem⸠hangi noktalarda Peygamberimiz'in mirasçısıdır?


İslâm dininde¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in otoritesinin meşrûiyeti¸ Allah'tan vahiy almasıdır. Ulemâ bu noktada ona vârislik yapamaz. Ama ulem⸠risâletin teblîğ¸ tebyîn ve temsîl edilmesi gibi hususlar başta olmak üzere¸ Peygamber (s.a.v.)'in mesajını topluma iletme ve yaşayış tarzında vârislik yapabilir.


Hiç şüphesiz İslâm düşünce tarihinde¸ ulemânın¸ başta Kur'an ve hadis olmak üzere¸ İslâmî ilimler alanında geniş bilgi sahibi olması¸ kendisine hayâtî bir uzmanlık alanı ve otoritesi temin etmiştir. Bundan dolayı sivil ulem⸠İslâm ilim geleneğinin hem hâfızı ve hem de muhâfızı olmuştur. Haliyle geleneksel anlayışta¸ kurumlaşmış İslâm'ın bekçileri ve otoritesi olarak görülen bu bilginler¸ başkaları tarafından da tanınmak durumundadır. Çünkü ulemânın dinî salâhiyetler açısından konumuna işaret eden Kur'an'da muhtelif âyetler vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:


“(Ne var ki) mü'minlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da¸ din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar.”2


“Bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.”3


“Ey iman edenler! Allah'a itâat edin. Peygamber'e itâat edin ve sizden olan ulu'l-emre de.”4 Bu son âyette geçen “ulü'l-emr” tâbiri İslâm'ın ilk yıllarında ulemâ olarak tefsir edilirken¸ hicrî II. asırdan itibaren; Sünnî anlayışta “siyâsî otorite”¸ Şia ekolünde ise¸ “imamlar” anlamına yorumlanmıştır.


Âlimler¸ Gökteki Yıldızlar Gibidir


Hz. Peygamber (s.a.v.)'le birlikte nübüvvet kapısı kapanmıştır. Davet¸ tebliğ ve ilmî mirası aktarma görevi¸ vâris-i enbiyâ olan âlimlere geçmiştir. Elbette¸ -ister âlim olsun isterse olmasın- her Müslüman bu dinin adamıdır¸ iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma gibi irşat faaliyetlerinden de sorumludur. Ama ilmî mirası¸ belli bir usul çerçevesinde nakletme görevi uzmanlık alanını ilgilendirdiği için¸ bu sorumluluk¸ ehli olan ulemâya yüklenmiştir. Çünkü emanetleri ehline vermek gerekir. İşte bu bağlamda doğru bir şekilde İslâm'ın sunumunu yapma ve temsîl Müslümanlığıyla örnek oluşturma görevi¸ mânevî anlamda¸ zâhirî ve bâtınî ilimleri kendisinde mezceden âlimlere bırakılmıştır. Onlar “vâris-i enbiyâ”dır. Nitekim Efendimiz (s.a.v.)¸ “Âlimler¸ gökteki yıldızlar gibidir. Yıldızlar nasıl ki karanlıkta yol gösterirse¸ âlimler de yeryüzünde (cehâlet karanlığında yüzenlere) yol gösterirler.”5 buyurmuştur.


Eğer ilim adamları olmasaydı¸ insanlar “insanlığı”nı öğrenemezlerdi. Bir takım sapık ve câhil insanların peşine düşerler ve böylece kendileri saptığı gibi¸ çevresindeki insanları da saptırırlardı. Çünkü gerçek anlamdaki âlimler¸ eğitim-öğretim vâsıtasıyla insanları bilgisizlik ve câhiliye barbarlığından çıkarıp insanlık seviyesine yükseltmişlerdir. Bundan dolayı¸ mânevî dünyamızın mürşitlerinden olan Osman Hulûsi Darendevî (k.s.) Dîvân'ında ilmiyle âmil olan bir âlimin işlevini şöyle anlatır:


Sîret-i hayvânı insân etmeğe sa'y eyle¸


Seni insân edecek kâmil-i insâna eriş.


Bu sebeple İslâm¸ insanlığın terbiyesi ve bilgi konusunda aydınlatılması için bir toplumda âlimlerin yetiştirilmesine ilâhî bir emir olarak bakar. Bundan dolayı hidâyet¸ kendi şahsî çabaları neticesinde hayırları¸ salih amelleri kesbetmeleri sebebiyle¸ bazı sâlih kişilere de mecazî anlamda izâfe edilmiştir. Sâlih kişi¸ görüldüğü zaman Allah akla gelen kimsedir. Onların gizli ve açık halleri¸ niyet ve fiilleri şer'î ahkâma uygun düşer. Kâl ve hâl ehli olan âlimler sâyesinde nice insan¸ İslâm'ın nûruyla aydınlanır.


Ulem⸠İlmiyle Âmil Olan Kimsedir.


İslâm geleneğinde âlim¸ ilim¸ amel ve ihlas üçlüsünü her yönüyle temsil eden kimsedir. Bu bağlamda âlimin bilgilenme ve bilgisini izhar etme açısından zâhir¸ bildiklerini gündelik hayatında yaşama açısından bâtın boyutları vardır. Özellikle temsîl Müslümanlığının mânevî hayata güç katmasıyla birlikte “velî” ve “velâyet” gibi mânevî yükselişler¸ âlimin toplumsal hayattaki otoritesine güç verir. Günümüzde¸ ilmiyle âmil¸ dindarlığında samîmî¸ siyâsî şuur olarak bütün dünya Müslümanlarının içinde bulunduğu durumu iyi analiz edebilen ve insanlığın içine düştüğü çıkmazlardan kurtarılmasında projeler geliştiren çok yönlü âlimlere ihtiyaç vardır. İşte ilmî otoritesinin yanında mânevî otoritesini iyi kuran âlimler¸ velâyet noktasında büyük işler başarabilirler.


İslâm düşünce geleneğinde velâyet; muhabbet¸ dostluk¸ yardım ve vekâleten birey ve toplumun sorumluluğunu yüklenmek demektir. Bu unvana kimlerin layık olduklarını Hz. Peygamber (s.a.v.)'den gelen şu rivâyetten anlıyoruz: “Onlar öyle kimselerdir ki¸ görüldükleri zaman Allah akla gelir.”6 Çünkü onlar¸ tahkîkî iman ile Allah'a bağlanmışlardır. Mümkün olduğu ölçüde Allah'ı ve sıfatlarını bilirler¸ itâate devam ederler¸ seherlerde istiğfâr ile meşgûl olup¸ gündelik hayatlarının bütün alanlarında isyanın her türlüsünden kaçınırlar. Şehvetlere ve gayr-i meşru lezzetlere dalmaktan uzaktırlar. Bunların dünya malına¸ kazanç yollarına sevgi ve düşkünlükleri yoktur. Ancak Allah için sevmek (el-hubbu fi'llah) ile birbirlerine sevgi ve dostluk gösterirler.


Allah'ın velî ve âlim isimlerini yaşam tarzı hâline getiren âlimler¸ helal ve haram konusunda müteyakkızdırlar.


İlâhî ahlâkla bütünleşmiş olan gerçek âlimler¸ günaha büyük ve küçük diye bakmaz¸ kime karşı işlendiğine bakar¸ bu sebeple olabildiğince seyyiâttan korunmaya ve hasenâta sarılmaya çalışırlar. Çünkü onların dünyasında değil şüpheli ve haram olana¸ mekruhlara bile büyük tepki vardır. Onlar¸ günahları saatli bomba gibi görürler ve tevbe ile kısa zamanda etkisiz hâle getirilmesi için uyarıda bulunurlar.


Allah'ın kendilerine verdiği akıl nimetini iyi kullanan gerçek âlimler¸ Allah'ın râzı olduğu şeylere sonsuz muhabbet duyarlar¸ O'nun râzı olmadığı şeylere de muhâlefet ederler.


İyi âlimler¸ Yaratan'a derin saygı¸ yaratılana da şefkat duyarlar.


Sulehâ-i sâlihînden olan âlimler¸ kendisi için değil¸ başkaları için yaşarlar. Mâneviyat alanında meydana getirilen büyük yıkım ve tahribatlar karşısında nesillerin terbiye ve eğitimleriyle meşgûl olmaktan aslâ geri durmazlar. Onlar¸ “Ölmeden önce ölünüz.” ve “Hesaba çekilmeden önce kendi nefsinizi hesâba çekiniz.” nebevî kavilleriyle hareket ederler; “Hiçbir dinî sohbet görmemiş¸ bir âlim¸ bir mürşid¸ bir Allah dostu ile görüşmemiş¸ böyle zatların yakın semtine uğramamış¸ mâneviyat âleminden feyiz almamış¸ bu neş'elerden¸ zevklerden mahrum yaşamış gençlerin hâli ne olacak?” diye düşünürler. Bu noktadaki sorumluluklarını hayata geçirme yolunda gayret gösterirler.


Sonuç


İlmiyle âmil olan mücâdeleci âlimler¸ Allah davasının yılmaz müdâfîleridir. O'nun dostlarına dostluk¸ düşmanlarına düşmanlık gösterirler. Bu yüzden onlar¸ “Allah'ın velî kulları için ne bir korku ve ne de bir hüzün vardır.”7 âyetinin kapsam alanına girerler. Allah korkusu onlarda her türlü korkuyu silmiştir. Allah yolunda yapılan çalışmaların semeresini âhiret hayatında alacakları inancıyla hareket ettikleri için¸ geçmişi düşünüp aslâ hayıflanmazlar ve hüzün duymazlar. Onlarda her şey aşk haline dönüşmüştür. Hatta Eşrefoğlu Rûmî'nin dediği gibi; “Gökten belâ kar gibi yağsa/Anın adına aşk denir.” Çünkü Allah'ın gerçek dostları¸ Allah yolunda mücâdele ederken; hakâretlere¸ acılara¸ itilip-kakılmalara¸ bin bir türlü çilelere¸ nice yoksulluklara maruz kalmakla birlikte¸ acıları bal eylemesini bilmişlerdir. Adanmışlığı ve hasbî oluşu temsil eden âlimler¸ dine hizmeti¸ her türlü şerefin üstünde tutmuş¸ gündemlerinin ilk maddesi yapmışlardır.


 


Dipnot


1. Ahmed b. Hanbel¸ Müsned¸ Mısır¸ ts.¸ V¸ 196.


2. 9/Tevbe¸ 122.


3 16/Nahl¸ 43.


4. 4/Nis⸠59.


5. Ahmed b. Hanbel¸ Müsned¸ III¸ 157.


6. İbn Mâce¸ Sünen¸ “Zühd”¸ 4.


7. Bkz. 10/Yûnuş 62.

Sayfayı Paylaş