İNSANOĞLUNUN TAHAKKÜM HIRSI

Somuncu Baba

Âdem babamızdan bugüne kadar insanların yeryüzünde çıkardıkları bütün marazaların temelinde insanoğlunun tahakküm hırsı hatta tanrısallaşma temayülü vardır. Düşünebiliyor musunuz¸ Kabil¸ altı kişi olarak yaşadıkları koskoca dünyayı kardeşi Kabil ile paylaşamadı ve onun canına kastetti. Kavimler ve devletler tarafından tarih boyu sürdürülen savaşlar¸ istilalar¸ işgaller¸ gasplar ve soykırımlar tahakküm hırsı ile icra edildi. Halen faklı ve başka olana¸ yabancıya¸ kendinden olmayana tahammül edilemiyor.

Güvenlik¸ insanın en temel ihtiyacıdır. İnsan¸ önce can ve mal güvenliği olan bir yere s

Âdem babamızdan bugüne kadar insanların yeryüzünde çıkardıkları bütün marazaların temelinde insanoğlunun tahakküm hırsı hatta tanrısallaşma temayülü vardır. Düşünebiliyor musunuz¸ Kabil¸ altı kişi olarak yaşadıkları koskoca dünyayı kardeşi Kabil ile paylaşamadı ve onun canına kastetti. Kavimler ve devletler tarafından tarih boyu sürdürülen savaşlar¸ istilalar¸ işgaller¸ gasplar ve soykırımlar tahakküm hırsı ile icra edildi. Halen faklı ve başka olana¸ yabancıya¸ kendinden olmayana tahammül edilemiyor.

 Güvenlik¸ insanın en temel ihtiyacıdır. İnsan¸ önce can ve mal güvenliği olan bir yere sığınmak sonra da kendini güvende hissettiği yerde huzur içinde yaşamak ister. Bunun için insan¸ kendisine güven veren güç odaklarına sığınır¸ bağlılığını izhar eder¸ güç odağına aidiyet duygusu ile bağlanır¸ onun kulu kölesi olur. Bir süre sonra¸ sığındığı ve yanaştığı gücü birtakım kurnazlıklarla ele geçirip sahiplenmeye çalışır.

 

Gelmiş Geçmiş En Kudretli Kral

 

Otorite sahibi güçler¸ eğer İslâmî¸ ahlakî ve insanî değerleri benimseyen kimseler değilseler tanrısallaşma sapkınlığına evrilirler. Kur’an¸ tanrısallaşma sapkınlığına dalanların piri ve sembolü konumunda olan Nemrut ve Firavn’un kıssalarını anlatır. Bunlar insanlara “Ben sizin Rabb’inizim.” diyecek kadar ileri gitmişler¸ sahip oldukları gücün kendilerine tanrısal nitelikler kazandırdığını sanmışlardı. Allah¸ gönderdiği peygamberlerle insanları¸ gücün gerçek sahibine kulluk etmelerini emretmiş¸ insanlığı kula kulluktan men ederek kendine kulluk yapmalarını istemiştir. Peygamberler¸ mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu¸ kısmî bir gücü tasarruf etmenin de ilâhî bir lütuf olduğunu öğretmişlerdir. Çok güçlü bir saltanata ve zenginliğe sahip olmasına rağmen¸ bunun gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmeye en güzel örnek Hz. Süleyman’dır. Süleyman (a.s.)¸ dünya tarihinin gelmiş geçmiş en kudretli kralı olmasına rağmen¸ görevinin insanlığı hidayete davet etmekten ibaret olduğunu¸ tasarruf ettiği mülkün de bir emanet olduğunu çok iyi biliyordu.

İslâm¸ insanlara dünya ve ahiret huzuru vaat ediyor. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yaşadığı çağ¸ insanlığa kazandırdığı erdemler sebebiyle “Asr-ı Saadet” (mutluluk çağı) olarak adlandırıldı. Bu çağda bile insanın sabrını zorlayan¸ kutsal şehir Mekke’yi yaşanmaz hâle getiren Ebu Cehil¸ Ebu Lehep¸ Ümeyye b. Halef¸ Velit b. Muğirevd azılı İslâm düşmanları vardı. İslâm’ın ferdî ve sosyal hayata ilişkin bütün güzelliklerinin en güzel örneklerinin sergilendiği Medine döneminde de İslâm toplumunun başını ağrıtan Abdullah b. Übey’in başını çektiği münafıklar ve İslâm’a düşmanca yaklaşan Yahudiler bulunuyordu. Abdullah b. Übey¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Medine’ye hicreti ile kaybettiği Medine krallığının hazımsızlığı ile Yahudiler de İsrailoğullarından olmayan birinin peygamber oluşunun hazımsızlığı ile Hz. Peygamber (s.a.v.)’e düşman olmuşlardı. Müslüman olmayanların İslâmî ve insanî değerlere düşmanlığını anlayabiliriz. Ya Müslüman olanların tahakküm hırsı ile kendi Müslüman kardeşlerine zulmetmesine ne demeli? 

 

 Paylaşmaya Yanaşmama Sorunu

 

Günümüz Müslümanlarının en temel sorunu kanaatimce İslâm dinini ve coğrafyasını sahiplenme ve kendinden olmayanlarla bunları paylaşmaya yanaşmama sorunudur. İslâm ülkelerinde belli bir coğrafyada nüfuzu olan grup ve etnik yapıların kanaat önderlerine göre dini en iyi kendileri bilirler¸ Kur’an’ı en doğru kendileri anlarlar¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)’in gerçek manevî mirasçıları da kendilerinden başkası değildir. Hidayete ermek¸ doğru yolu bulmak isteyenler bunlara tabi olmak zorundadır. İslâm coğrafyasında söz sahibi olanların çoğu ister ulema isterse ümera sınıfından olsun insanları ve Müslümanları kendi meşreplerine davet ederler. Eğer ellerinde zorlayıcı bir güç varsa¸ kendilerine tabi olmayanları¸ ileride varlıklarını tehdit edebilir vehmi ile imha etmeye kalkarlar. Yıllarca savaşırlar¸ birbirlerini bitirirler¸ ardından uluslararası başka güçler onları kolayca kendi hükümranlık alanına dâhil ederler. 

 Sıradan insanların beşerî ve sosyal ilişkilerdeki yaklaşım tarzı¸ tıpkı platonik aşk yaşayan delikanlının yaklaşımına benziyor. Ya benimsin ya da kara toprağın. İmanla şereflenmiş olan kişi ve toplumların¸ böylesine zihinsel sorunu olanlardan bir farkı olması gerekmez mi? İslâm’ın insana kazandırdığı meziyetler¸ Müslümanlarda tezahür etmiyorsa¸ Müslümanlar İslâm’ın neresinde diye sormamız gerekmiyor mu?

 

Fitne Ateşini Söndürebilmek

 

 12.yy.’da Moğolların İslâm coğrafyasını kolayca istila etmesinin temel sebebi¸ iç ihtilaflar sebebiyle İslâm ümmetinin iyice zaafa uğramasıydı. 19.yy.’dan itibaren İslâm coğrafyasına Batılıların musallat olmasının sebebi de yine İslâm ümmetinin¸ basit siyasî ihtilaflar sebebiyle sürekli birbiri ile çatışması ve ümmet olmanın gereğini yerine getirememesidir. İslâm coğrafyasını yaklaşık 200 yıldır kasıp kavuran fitne ateşi henüz söndürülememiştir. Öncelikle İslâm coğrafyasında¸ sonra da bütün dünyada barış ve huzurun sağlanabilmesi için evvela fitne ateşinin söndürülmesi gerekiyor. Fitne ateşini de ancak¸ gücün gerçek sahibinin Allah olduğunu bilen¸ itfaiyeci ruhu ile hareket eden güçlü bir ordu ile söndürülebilir. 

 Huzursuzluğun yaşandığı kurum ve kuruluşlardaki problemleri inceleyin. Sivil toplum kuruluşlarındaki iç sorunlara bakın. Uzağa gitmeye gerek yok¸ ailenize bakın. Sorun¸ kimin söz sahibi olacağı¸ gücü kimin kullanacağında düğümlenir. Peygamberimiz (s.a.v.)¸ fikir ayrılığının derinleşmemesi ve birlikteliğin sağlanması için “Üç kişi yola çıkmışsanız içinizden birini imam/lider seçin.” buyurmuştur. Lider¸ kararları istişare ile alır¸ kendisini o göreve getirenler adına yetki kullanır. Lider ve üyeler¸ birbirinin sahibi değil¸ belli bir misyonun mensubudur. Lider ve üyelerin¸ üstlendiği görev kadar sorumluluğu vardır. 

 Müslümanlar¸ İslâm’a ve üzerinde yaşadığı coğrafyaya sahip olduğu vehmi ile hareket ettiklerinden¸ harici bir düşmandan ziyade en büyük zararı birbirlerine vermektedir. Belli bir güce ulaşan Müslüman gruplar da tahakküm etme sapkınlığından hatta tanrısallaşma temayülünden kendisini alamamaktadır.

 Müslümanlar¸ tıpkı hâricîler gibi İslâm’a tabi olmak yerine onu sahiplenmeye¸ kendine mâl etmeye ve kendilerinden olmayanı yok etmeye çalıştığı sürece İslâm âleminin huzur ve barış ortamına kavuşması kısa ve orta vadede mümkün gözükmüyor maalesef. 

 

Sayfayı Paylaş