AMELDE İHLÂS

Somuncu Baba

"İbadetlerde şekil boyutu kadar¸ samimiyet boyutu da önemlidir. Bunlardan birisi eksikse¸ ibadetlerden pozitif yönde beklenen ahlâkî ve ruhsal değişim gerçekleşemez."


İhlâs¸ sadece imanın değil¸ aynı zamanda ibadetlerin de ayrılmaz bir parçasıdır. İbadet¸ meşru bir çerçevede Allah'ı razı etme adına yapılan ister bir şarta¸ ister bir vakte bağlı olsun isterse olmasın bir Müslüman'ın gündelik hayatında yaptığı her türlü meşrû faaliyetin ortak adıdır. İslâm inancına göre Allah katında insanın yaptığı sâlih amellerin ve din hizmetlerinin makbul ve memdûh olmasının yolu ‘ihlâs'tan¸ yani¸ samîmî dindarlıktan geçmektedir. Âhirette kurtuluşa erecek olanlar¸ inanç ve amelî hayatta yaşadıkları dini¸ salt Allah'a özgü kılanlardır. Kur'an'ın pek çok âyetinde ibadetlerde samîmiyet vurgulanmıştır: “(Ey Rasûlüm!) De ki: ‘Bana dini yalnız Allah'a has kılarak O'na ibadet etmem emredildi.”1


Amellerde samîmiyeti en güzel anlatan rivâyetler arasında “Mağara Hadis“i gelir. Bu rivâyette Hz. Peygamber (s.a.v.) mağarada kalan üç kişiden bahseder. Bu üç kişi¸ yağmurlu bir günde yolculuk yapmaktadırlar ve yağmur iyice şiddetlenince¸ bir mağaraya sığınırlar. Mağaraya sığınan bu üç kişi¸ dağdan kopan büyük bir kaya parçası yuvarlanıp mağara çıkışını kapayınca oradan çıkamazlar. Bunun üzerine¸ sırayla Hak katında makbul olduğuna inandıkları bir ameli vesile kılarak Cenâb-ı Hak'tan kayanın yuvarlanıp gitmesini dilerler. 


Birinci şahıs şöyle der: “Benim yaşlı ebeveynim vardı. Ben onları çok kollar¸ akşam olunca onlardan önce ailemden ve hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim. Bir gün ağaç arama işi beni uzaklara attı. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onları uyandırmaya da kıyamadım. Geciktiğim için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde¸ onların uyanmalarını bekliyordum. Derken şafak söktü. Uyandılar ve karınlarını doyurdum. Allah'ım! Şâyet bunu Senin rızan için yapmışsam¸ yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!” Taş bir miktar açılır ama çıkacakları kadar değildir.


 İkinci şahıs ise¸ “Allah'ım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim ama bana hiç yüz vermedi. Fakat bir kıtlık senesinde elime düştü. Ona kendini teslim etmesi karşılığında yüz yirmi dinar verdim¸ mecburen kabul etti. Ne var ki arzuma nâil olacağım sırada¸ ‘Allah'tan kork da iffetime dokunma!' dedi. Ben de¸ o söz üzerine¸ insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu hâlde onu bıraktım¸ verdiğim parayı da geri almadım. Allah'ım! Eğer bunu Senin rızan için yapmışsam¸ bizi bu sıkıntıdan kurtar!” diyerek iffetini muhafaza edişini makbul bir amel olarak Allah'a arz eder. Taş bir miktar açılır ama çıkacakları kadar değildir.


Üçüncü şahıs da şöyle dua eder: ‘Rabb'im¸ yanımda bir işçi çalıştırdım. Diğer işçilerin ücretini verdiğim gibi¸ onun ücretini de ödemek istedim. Hâlbuki o¸ teklif ettiğim ücreti azımsadı ve ‘Ben bunu almam.' deyip gitti. Onunla bir koyuna anlaşmıştık. O gidince ben de koyunun ayrı üremesine zemin hazırladım. Seneler geçti ve bu bir tek koyun büyük bir sürü hâline geldi. Derken¸ bir gün bu adam kapımı çaldı ve benden hakkını istedi. Ben de o sürüyü göstererek¸ ‘İşte bunlar senin hakkındır.' dedim. ‘Ben fakir bir insanım¸ benimle alay etme!' deyince; ‘Vallâhi¸ alay etmiyorum¸ alıp da götürmediğin o koyun işte bu hâle geldi. Şimdi al götür.' dedim. Sevine sevine bütün sürüyü alıp götürdü. Rabb'im¸ bunu ben Senin için yaptım. Eğer bu amelimden razıysan mağaranın ağzını aç!” Bu duadan sonra¸ amellerinde samîmî oldukları için taş sonuna kadar kayar¸ mağaranın ağzı açılır ve hep beraber dışarıya çıkarlar ve kurtulurlar.2


Âhiret Ameliyle Dünyevî Bir Çıkar Gözetmek


Bilindiği gibi amellerde ihlâsın zıddı¸ riyâ/gösteriştir. Riy⸠dinî uygulamalarda ortaya çıkar. Bu bağlamda riy⸠âhiret ameliyle dünyevî bir çıkar ve maksat gözetmek demektir. Âhiret amelinden gaye; söz¸ beden ve malla yapılan tüm ibadetlerdir. Allah adına yapılan ibadetlerin makbul olması¸ her türlü riyâ/gösteriş ve desinler düşüncesinden uzak¸ salt Allah'ı râzı etme hedefine odaklanmaya bağlıdır. Biz Müslümanlar günde kırk defa bu gerçeği tekrar ederiz: “Yalnız sana ibadet eder¸ yalnız Senden yardım dileriz.”3


Herhangi bir Müslüman namaz kılarken¸ zekât verirken¸ Kur'an okurken¸ bir yoksulu doyururken¸ kendisi için “Ne güzel namaz kılıyor¸ ne çok zekât veriyor¸ ne güzel Kur'an okuyor¸ mâşâallah bir de yoksulları doyuruyor.” denilmesini aklından geçiriyor ve bunu hareket noktalarından biri olarak kabul ediyorsa riyâya¸ yani gösterişe düşmüş olur. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v.) riyâyı¸ “küçük şirk” kabul etmiş ve ümmeti hakkında en çok korktuğu şeylerden biri olduğunu söylemiştir.4


İslâm'da ibadet¸ tapmak¸ boyun eğmek¸ itâat etmek; başka bir deyişle zihnini¸ gönlünü ve tüm benliğini Yüce Allah'a teslim etmekle yerine getirilir. Hiç kuşkusuz böyle bir kulluk sergileme¸ her insan için düşünülebilecek en büyük cömertlik¸ en büyük özveride bulunmadır. Böylesi bir teslimiyet¸ ancak yüceler yücesi olan Allah'a yapılabilir. Kulluk sadece Allah rızası için îfâ edilir. Eğer kulluk¸ sadece O'na sunulursa sahibini¸ ulaşabileceği en yüksek noktaya yükseltir¸ eğer dünya menfaatiyle karışırsa sahibini aşağılara düşürür.5


Bir gün sahâbiden birisi¸ Hz. Muhammed (s.a.v.)'e gelerek: “Ey Allah'ın Elçisi¸ ben Allah yolunda birçok savaşa katıldım. Gösterdiğim gayretin insanlar tarafından da söz ve davranış olarak takdir edilmesini istiyorum. Buna ne dersiniz? İsteğim ma'kul müdür?” diye sorunca¸ daha Hz. Peygamber (s.a.v.) cevap vermeye kalmadan şu âyetin indiği rivâyet edilir: “Kim Rabb'ine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabb'ine ibadette kimseyi ortak koşmasın.6 İşte ubûdiyette tevhîdin esası¸ böyle bir ihlâsa ve böyle bir samîmiyete dayanır.


Yine Ebû Hüreyre'den rivâyet edilen bir başka hadiste de Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) amellerdeki samîmiyeti yok eden riyâ üzerinde durmuş ve bu konuda ümmetini sakındırmıştır: “Kıyamet gününde üç kişi ilk olarak sorguya çekileceklerdir: Bunlardan birisi¸ savaş esnasında ölen kimsedir. Allah'ın huzuruna getirilir ve Allah¸ kendisine verilmiş olan nimetleri önüne serer. O da¸ bunlara nâil olduğunu itiraf eder. Bunun üzerine¸ Allah kendisine: ‘Bu sahip olduğun nimetler içerisinde ne yaptın?' diye sorar. O da: ‘Senin yolunda şehîd oluncaya kadar savaştım.' cevabını verir. Allahu Teâlâ: ‘Yalan söylüyorsun; sen ‘yiğit/cesur' desinler diye savaştın. Nitekim bu söz de söylenmiştir.' buyurur. Sonra meleklerin kendisini almalarını emreder ve yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılır.


İkincisi¸ ilim tahsil edip başkasına da öğreten ve Kur'ân okuyan kimse Allah'ın huzuruna getirilir ve Allah kendisine verilmiş olan nimetleri bir bir sayar ve önüne serer. O da bunları tasdîk ve itiraf eder. Ve Allah kendisine: ‘Bu eriştiğin nimetler karşılığında ne yaptın?' diye sorar. O da: ‘İlim tahsil ettim¸ ilmi başkasına öğrettim ve senin rızan için Kur'ân okudum.' diye karşılık verir. Bu cevap üzerine Allah kendisine: ‘Yalan söylüyorsun¸ sen ilmi¸ ‘âlim' desinler diye öğrendin. Kur'ân'ı da ‘güzel Kur'ân okuyan kişi' desinler diye okudun. Nitekim bu söz de söylenmiştir.' buyurur. Sonra meleklere kendisini almalarını emreder ve yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılır.


Üçüncüsü de¸ Allah'ın kendisine bolluk verdiği¸ malların her çeşidini ihsan ettiği zengin kimse Allah'ın huzuruna getirilir ve Allah kendisine verilen nimetleri karşısına çıkarır. O da bütün bunların kendisine verildiğini kabul eder ve Allah (c.c) ona: ‘Şu nâil olduğun nimetlerle ne yaptın?' diye sorar. O da: ‘Verilmesini istediğin ne kadar yer varsa¸ hep o yerlerde ve o yolda dağıttım.' diye cevap verir. Allahu Teâlâ: ‘Yalan söylüyorsun. Sen bütün bunları kendine ‘ne cömert adam!' dedirtmek için yaptın¸ bu söz de söylenmiştir.' der¸ sonra meleklere onu almalarını emreder. Ve yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılır.”7


Bu uzun rivâyetten anladığımız kadarıyla her üç kişinin böyle bir sonuçla karşılaşmaları¸ yaptıkları işlere gösteriş karıştırmalarından ve amellerinde samîmî davranmadıklarından dolayıdır.


İhlâs¸ Bütün İbadetlerin İliğidir


İbadetlerde şekil boyutu kadar¸ samîmiyet boyutu da önemlidir. Bunlardan birisi eksikse¸ ibadetlerden pozitif yönde beklenen ahlâkî ve ruhsal değişim gerçekleşemez. İbadet hayatının ruh ve mânâsını; iyi niyet¸ huşû¸ ihsân¸ ihlâs¸ takvâ ve her şeklin sembolik anlamını kavramak oluşturur. Bundan dolayı bir Müslümanın¸ ibadetle âdeti birbirinden ayırması gerekir. Bu da ancak doğru bilgi¸ sahih niyet ve samîmî yönelişle olur. İbadetlerin ruhunu teşkîl ve tahkîm eden niyet¸ samîmiyet ve ihlâs¸ bütün ibadetlerin iliğidir. Dolayısıyla¸ ibadetlerden elde edeceğimiz sevabı yok eden âdetleştirilmeye dayalı¸ gösterişçi ve desinler türü dindarlıklardan uzak durulmalıdır. “Onların etleri ve kanları aslâ Allah'a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah'a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır.”8 âyetinde bu ihlâs durumu ve samîmî dindarlığın nasıllığı vurgulanır. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.)'den gelen: “Nice oruç tutanlar vardır ki¸ onların oruçtan payları sadece aç ve susuz kalmalarıdır.”9 rivâyeti de bu gerçeği vurgular. Yine bir başka rivâyette ibadetlerin ruhunun samîmî dindarlık olduğuna dikkatlerimiz çekilir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Müflis bir adam¸ dünyada yaptığı bütün ibadetlerin sevâbı ile kıyamet gününde Allah'ın huzuruna gelir. Bu adam dünyada birçok hayırlar¸ ibadetler yapmış olmakla birlikte başkalarına zulmetmiş¸ kimini dövmüş¸ kiminin gönlünü kırmış¸ şuna buna eliyle ve diliyle eziyet etmiş. İşte hak sahiplerinin hepsi o adamın çevresine toplanacaklar¸ haklarını isteyecekler. ‘Bana dünyada iken şöyle yaptı¸ hakkımı al Ya Rab!' diye davacı olacaklar. Allah bunun hayır ve iyiliklerinden elde edilen sevapları davacılara dağıtacak fakat yine de onlara olan borcu kapanmayacaktır. Nihâyet davacıların günahlarını bunun üzerine yükleyecek ve böylece onu cehenneme gönderecektir. İşte asıl iflâs etmiş olan böyle bir adamdır.”10


Öte yandan¸ ne yazık ki günümüzde her şeyde görsellik¸ hayatımızda korkunç bir hegemonya kurmuştur. Artık üretimin¸ tüketimin¸ eğitimin¸ ahlâkın¸ siyasetin olduğu kadar ibadetin de görselliğin dünyası içinde yeniden üretildiği bir kültürel ortamda yaşıyoruz. Böyle bir ortamda dindarlık ve ibadetin klasik tanımının içerik olarak¸ anlam kaybına uğramaktan kurtulamadığını görüyoruz. Görsellik¸ egemen olduğu bir toplumsal hayatta din ve dindarlığa olan etkisini¸ Müslümanın dinî faaliyetlerini belirgin şekilde formatlayarak göstermektedir. Gösteri toplumu¸ aynı zamanda “teşhirci” bir toplum olma özelliği taşır.11 Kur'ân-ı Kerim'de geçen şu âyette¸ gösterişin ibadetlerdeki samîmiyeti yok edip bitireceği çok güzel tasvîr edilir: “Ey inananlar! Allah'a ve âhiret gününe inanmayıp¸ insanlara gösteriş için malını sarfeden kimse gibi¸ sadakalarınızı başa kakma ve ezâ etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu¸ üzerinde toprak bulunan kayanın durumu gibidir¸ üzerine bol yağmur yağdığında onu cascavlak bırakır. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah inkâr eden kimseleri doğru yola eriştirmez.”12


Dinimizde haram olarak kabul edilen gösteriş¸ salt ibadet alanıyla sınırlı kalmamış¸ yaptığı hizmetler de dâhil¸ Müslümanın hayatının her alanına yansıtılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle bir ameli Allah'ın kabul etmeyeceğini şöyle buyurur: “Her kim yaptığı bir hayrı/hizmeti (şöhret kazanmak için) halka (çeşitli vasıtalarla) duyurursa¸ Allah onu rezil ve rüsvây eder.”13 Bir başka rivâyette de ibadetlerde samîmiyetin ölçüsünün iyi niyet olduğuna işaret edilir: “Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. Ama o sizin kalbinize ve işlerinize bakar.”14 Görüldüğü gibi bu rivâyetlerde de amellerin kabul edilme şartının samîmiyet olduğu îfâde edilmektedir.


Sonuç


Netice itibariyle¸ iman ve amelde samîmiyet gerçek kulluğun temel ilkesidir. Bu sebeple bir Müslüman'ın inanç¸ ibadet ve tüm amellerinde ihlas olmalıdır. İhlâslı olmayan bir faaliyette ve hizmette hayır yoktur. Allah'ın rızası¸ dini O'na has kılmada aranmalıdır. İşte o zaman¸ Yüce Allah ihlâsla yoğrulan dinî hizmetlerimizi bereketlendirecek ve faaliyetlerimiz somut anlamda üretime dönüşecektir. Bu noktada Allah'ın rızâsından başka bir rızâ gözetilmeyen sâlih ameller¸ kişinin daha dünyada iken Sırat'ı geçmesine ve Cennet'e girmesine zemin hazırlayacaktır.


 


Kaynakça


Ahmed b. Hanbel¸ Müsned¸ Beyrut: Müessesetu'r-Risâle¸ 1999.


Aslan¸ Abdurrahman¸ Yeni Bir Anlam Arayışı¸ Van¸ 2004.


Buhârî¸ Ebu Abdillah Muhammed b. İsmail¸ Sahih¸ İstanbul¸ 1315.


Ebu Davud¸ Müsned¸ thk. Muhammed b. 'Abdü'l-Muhsin et-Türkî¸ Mısır: Dâru Hicr¸ 1419/1999.


Gazzâli¸ Ebû Hamid Muhammed¸ el-Erbaîn fi Usûli'd-Dîn¸ Beyrut¸ 1988.


Isfehânî¸ Râgıb¸ el-Müfredât¸ İstanbul¸ 1986¸ s. 221.


İbn Mâce¸ Muhammed b. Yezid¸ Sünen¸ Kahire¸ ts.


Müslim¸ Ebu'l-Huseyin el-Haccac¸ Sahih¸ Kahire¸ 1955.


Nevevî¸ Muhyiddin¸ Riyâzü's-Sâlihin¸ terc. H.H. Erdem¸ Ankara: DİB Yayınları¸ 1976.


Tirmizi¸ Ebu İsa Muhammed¸ Sünen¸ İstanbul¸ 1356.


Topaloğlu¸ Bekir-Y. Şevki Yavuz- İlyas Çelebi¸ İslâm İnanç Esasları¸ İstanbul¸ 1998


 


Dipnot


1. 39/Zümer¸ 11.Bkz. 4/Nis⸠146.


2. Buhârî “Enbiy┸ 50; “Edeb”¸ 5; “Büyû”¸ 98; Müslim¸ “Zikir”¸ 100; Ebû Dâvûd¸ “Büyû”¸ 29.


3. 1/Fâtiha¸ 4.


4. Bkz. Ahmed b. Hanbel¸ Müsned¸ V¸ 428-429.


5. Topaloğlu¸ Bekir-Y. Şevki Yavuz- İlyas Çelebi¸ İslam İnanç Esasları¸ İstanbul¸ 1998¸ s. 108.


6. 18/Kehf¸ 110.


7. Müslim¸ “İmare”¸ 152.


8. 22/Hac¸ 37.


9. İbn Mâce¸ “Sıyâm”¸ 21.


10. Müslim¸ “Birr”¸ 60; Tirmizî¸ “Kıyamet”¸ 2.


11. Abdurrahman Aslan¸ Yeni Bir Anlam Arayışı¸ Van¸ 2004¸ s. 52.


12. 2/Bakara¸ 264.


13. Nevevî¸ Muhyiddin¸ Riyâzü's-Sâlihin¸ terc. H.H. Erdem¸ Ankara: DİB yayınları¸ 1976¸ III¸ 190.


14. Müslim “Birr” 33; İbn Mâce “Zühd” 9.

Sayfayı Paylaş