SELEFÎLİK ÜMMET BİLİNCİNİN DÜŞMANI

Somuncu Baba

"Günümüzde Orta Doğu'yu kasıp kavuran¸ Ehl-i Sünnet gibi görünen fakat Ehl-i Sünnet'e ve İslâm'a en büyük zararı veren terör örgütlerinin teorisyenliğini nevzuhur selefi âlim ve aydın tayfası yapmaktadır. Selefiliğin terörize olmuş grupları¸ düşman olarak kendilerine başta din dışı gördükleri Şiileri ve şirk üzere olmakla itham ettikleri Ehl-i Sünnet'in tarikat ehlini seçmiş ve bunların katline fetva verecek kadar da ileri gitmişlerdir."


İslâm coğrafyası¸ 13. yy.da maruz kaldığı Moğol İstilası'ndan sonra bildiğimiz kadarı ile ikinci büyük istilaya 19. yy. sonlarında maruz kaldı ve bu istila 20.yy. ortalarına kadar devam etti. Son yıllarda İslâm coğrafyasında oluşan kaosu ve dış destekli saldırıları ise üçüncü Moğol İstilası olarak değerlendirmek mümkündür. Yaşanan trajedileri Moğol İstilası'na benzetmemizin sebebi¸ ilk Moğol İstilası'nda olduğu gibi saldırılarını yerli işbirlikçilerinin desteği ile yapmaları ve yıkımın büyüklüğüdür. 


 Bakara Sûresi 143. ayette “ümmet-i Muhammed”¸ “vasat ümmet” olarak nitelendiriliyor. Vasat/orta ümmet ifadesi ile adil¸ seçkin¸ her yönü ile dengeli¸ haktan ayrılmayan¸ önder¸ bütün toplumlarca hakem kabul edilebilecek bir ümmet kastedilmektedir. (DİB Kur'an-ı Kerim Meali¸ ilgili ayetin açıklaması) 


 Bu ümmet¸ Hz Osman'ın şehit edilmesi ile ilk iç krizi yaşamış¸ buna Hz. Ali'nin şehadetine kadar giden diğer krizler eklenmiştir. Yaşanan ilk krizlerde¸ vasat ümmet vasfını haiz olan Müslümanların ekseriyeti¸ olayları yatıştırmaya çalışmışlar ve yeni olayları engelleme hususunda önemli roller ifa etmişler¸ daima  makul ve meşru olandan yana olmuşlardır. Vasat ümmet¸ daha sonraki asırlarda “Ehl-i Sünnet” adıyla anılmaya başlanmıştır. 


 Ehl-i Sünnet çizgisinde oluşan tasavvufi hareketler ve özellikle Nakşbendî ekolü¸ özel¸ ailevî ve içtimaî hayatta¸ edebin¸ güzel ahlakın¸ hakkaniyetin¸ kul ve kamu hakkına riayetin¸ ilmî ve fikrî faaliyetin¸ sanatın¸ estetiğin¸ agâh olmanın en güzel örneklerini sunmuşlardır. Batı için karanlık ama İslâm tarihi açısından altın çağ olan Orta Çağ'da oluşan İslâm Medeniyeti'nin mimarları¸ Ehl-i Sünnet çizgisinde tasavvuf terbiyesi ile yetişen abide şahsiyetlerdir. 


 Ehl-i Sünnet; Kur'an ve sünnetin çizgisinde¸ selefi salihinin¸ kadim ulemanın ve ariflerin hüsnü kabul görmüş uygulamalarının rehberliğinde akl-ı selim ve kalb-i selimle hareket eden Müslümanların kahir ekseriyetini ifade eder. Siyasî¸ içtimaî ve fıkhî sebeplerle ortaya çıkan çok sayıdaki farklı ekollere/mezheplere karşın ashab-ı kiram¸ tabiin ve selefi salihinin çizgisinde mütevazı bir şekilde varlığını sürdüren topluluk ve bu topluluğun âlimleri (cumhuru ulema) diğer farklı fırkalara nispetle bir alamet-i farika ile kendilerini ifade etmek  gerektiğinde kendilerine “Ehl-i Sünnet” nitelemesini uygun görmüşlerdir. 


Ehl-i Sünnet; lideri¸ programı¸ eylem planı çok net olan bir hareket¸ iyi organize olmuş gibi topluluk değildir. Ehl-i Sünnet'in organize sosyal hareketi¸ tasavvuf ekolleri olan tarikatlardır. Ehl-i Sünnet'in gönül insanları ve örnek şahsiyetleri diyebileceğimiz tasavvuf ehli kendi içinde organize olmuşlardır fakat bunların mahallî oluşu¸ tecrübî ve ilhamî bilginin ve geleneğin ilmî yorumlarla eş değer tutulması¸ vefat eden şeyhin ardından meydana gelen bölünmeler sebebiyle daha küçük gruplara ayrılması vd. sebepler tarikatların sosyal hayattaki etkinliğini azaltmıştır.


 Şu bir vakıadır ki¸ iyi organize olmuş küçük gruplar¸ organize olmayan büyük kitlelere tahakküm eder. Günümüzde Orta Doğu'yu kasıp kavuran¸ Ehl-i Sünnet gibi görünen fakat Ehl-i Sünnet'e ve İslâm'a en büyük zararı veren terör örgütlerinin teorisyenliğini nevzuhur selefi âlim ve aydın tayfası yapmaktadır. Selefiliğin terörize olmuş grupları¸ düşman olarak kendilerine başta din dışı gördükleri Şiileri ve şirk üzere olmakla itham ettikleri Ehl-i Sünnet'in tarikat ehlini seçmiş ve bunların katline fetva verecek kadar da ileri gitmişlerdir.


 Şia¸ İslâm ümmetinin en büyük hastalıklı güruhudur. Düşüncelerini¸ Kur'an ve sünnetle temellendirmek yerine Ehl-i Sünnet karşıtlığı üzerine inşa ederler. Kendilerinden olmayanlara karşı takiyye¸ temel davranış biçimidir. Bunlara göre gerekmesi hâlinde yalan da meşrudur. Çok yalan söylediklerinden birbirlerini inandırmak için dahi çokça yemin ederler. Bu sebeple Farsçada “Allah'a ve Rasûlü'ne” diye başlayan¸ “Ali'ye¸ Hasan'a¸ Hüseyin'e¸ On iki İmam'a yemin olsun ki…” diye devam eden yüzlerce çeşit yemin vardır. 


Sünniler¸ kendilerinden bile olsa zalimi asla desteklemezler. Bunun için Irak'ın devrik lideri zalim Saddam Hüseyin'in ABD tarafından devrilerek öldürülmesine seyirci kalmışlardır. Buna karşılık İran¸ zalimliği tescilli bugünkü yönetimi ölümüne desteklemiş¸ hatta sırf Sünniliğin en güçlü temsilcisi zarar görsün diye Türkiye'ye karşı Rusya'yı desteklemekten ve Cuma hutbesinde onlara dua etmekten geri kalmamışlardır. 


İran'ın Suriye'ye desteği mezhepsel olduğu kadar stratejiktir de. Irak'ta ABD'nin desteği ile Şii bir hükümet kurulmuştur. Görünüşte ABD ile İran karşıt gibi görünse de ABD İran'a hemen yanı başında bir peyk devlet armağan etmiştir. İran¸ Suriye'yi de kendisi için peyk devlet hâline getirmesi hâlinde hem bölgenin güçlü bir aktörü hâline gelecek hem de Türkiye ile Arap dünyası arasına bir set çekerek coğrafi bağlantıyı koparmış olacak. Türkiye bu stratejik manevrayı gördüğünden Suriye'de bugünkü yöneticilerin bulunmadığı bir çözümde ısrar ediyor. Türkiye'den sözde bir ilim ve fikir adamı da¸ Türkiye'nin Suriye'de İran'ın nüfuzunu kabul etmesi hâlinde Suriye sorununun çözüleceğini iddia ediyor. Bir defa İran çözümün değil sorunun parçasıdır. Ayrıca bu sözde fikir adamı İran'ın Suriye'de nüfuz kurmasını savunmakla hangi akla hizmet ediyor? Türkiye¸ İran'ın Suriye'deki nüfuzunu kabul ederek başına yeni bir belayı neden satıl alsın? 


 2010 yılından itibaren Arap dünyasında “Arap Baharı” diye adlandırılan¸ ümmet için umut verici siyasî ve sosyal değişimler¸ Mısır'da meydana gelen dış destekli darbe ve Suriye'ye kaosun hâkim olması ile akamete uğratıldı. Eğer Mısır'da Mursi yönetimi devam etseydi¸ Suriye'de de diğer Arap ülkelerinde meydana gelen olumlu gelişmeler sonuca ulaşsaydı şimdi bambaşka bir dünyada yaşıyor olacaktık. Sünnilerle müttefik gibi görünen Batı'nın Orta Doğu'da kurduğu ve oynadığı oyunların¸ Şiiler lehine sonuçlar doğurması hususu da ciddiyetle sorgulanması gereken bir husustur. Öte yandan Orta Doğu'da birbirini dengelemeye çalışan Şii-Selefi denkleminde İslâm âleminin çoğunluğunu oluşturan mutedil Sünni toplumun oyun kuran bir pozisyonda olmaması da üzerinde düşünülmeye değer bir durumdur. Vasat/orta ümmete ne oldu? Vasat ümmet¸ ihanetlerin kısa vadeli getirisine karşılık¸ iyi niyetli ve yapıcı olmanın ağır faturasını mı ödüyor? 


 


 

Sayfayı Paylaş