TEKFİR OLGUSU VE SONUÇLARI

Somuncu Baba

"Zarûrât-ı dîniyye¸ bir Müslüman için din yönünden bilinmesi gereken¸ Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Allah tarafından tebliğ edip haber verdiği kesin olarak belli esas¸ hüküm ve haberler bütününe denir. Bunları kabul ve tasdik etmek her mü'min için farzdır. Bunlardan şüphe etmek mü'minin imanını zedeler."


Terim olarak küfür¸ Allah'ın varlığını ve birliğini¸ Kur'an'da açık ve kesin olarak belirtilen hükümlerin tamamını veya bir kısmını¸ nübüvvetin gerekliliğini ve ölüm ötesi hayatı kabul etmemek gibi inanış ve davranışlardır. Burada “gerçeğin üzerini örtme” söz konusu olduğu için bunu yapan kimselere Arapça'da “örten” anlamına gelen kâfir denilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de açıkça mutlak olarak kullanıldığında imanın zıddı anlamına gelen inkâr¸ Allah'ın birliğini ve yüceliğini¸ peygamberin getirdiklerini inkâr etmek anlamına gelmektedir.2


Bilindiği gibi İslâm tarihinde tekfîr meselesi sahâbe devri sonlarına doğru ortaya çıkmıştır. Hz. Ali ile Muâviye arasında meydana gelen Sıffîn Savaşı'nda¸ Hz. Ali'nin saflarında bulunan ve daha sonra ondan ayrılıp Hâricîler diye teşekkül edecek grup mensupları; Hz. Ali ile Hz. Osman'ı¸ iki hakem Amr b. As ile Ebû Mûsa el-Eş'arî'yi¸ Cemel Vak'ası'nda bulunan mü'minlerin annesi Hz. Âişe ile Talha ve Zübeyr'i ve hakemlerin hükmüne râzı olan ashâbı tekfîr etmişlerdir.3 İslâm tarihinde sadece Hâricîler değil¸ Şia içinde de siyâsî konulardaki tutumları sebebiyle sahâbeyi tekfîr etme anlayışlarına rastlanmaktadır. Başlangıçta Sıffîn Savaşı'nda ortaya çıkan tekfîr olayı sonrasında Hâricîlerin diğer konulardaki bakış açılarına da yansımış¸ özellikle iman¸ amel ve büyük günah anlayışlarının ayrılmaz bir parçası haline dönüşmüştür. Hâricîler¸ farz¸ nâfile vb. her türlü ameli imanın aslına dâhil ederek¸ bunları terk eden herkesi büyük günah işlemiş gibi kabul edip tekfîr etmekle kalmamışlar¸ öldürülmelerine kadar gitmişlerdir.4


Bilindiği gibi¸ ister inanca ister davranışa ilişkin olsun zarûrât-i dîniyye içinde yer alan bir esası inkâr eden kişi dinden çıkar ve kâfir muâmelesi görür; bütün Ehl-i Sünnet âlimleri bu hususta görüş birliğine varmışlardır.5 Zarûrât-ı dîniyye ise¸ bir Müslüman için din yönünden bilinmesi gereken¸ Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Allah tarafından tebliğ edip haber verdiği kesin olarak belli esas¸ hüküm ve haberler bütününe denir. Bunları kabul ve tasdîk etmek her mü'min için farzdır. Bunlardan şüphe etmek mü'minin imanını zedeler. Kesin olarak bilip iman edilmesi gereken esasların başında Allah'a ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in O'nun peygamberi olduğuna inanmak gelir. “Allah'tan başka ilâh olmadığına¸ Hz. Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim.” sözünü söyleyen ve bunların kapsamına inanan herkes “mü'min” sayılır.


Kimse Hemen Tekfîr Edilemez


Öte yandan¸ İslâm'da cehâlet sebebiyle bazı yanlış inançları benimseyen kimseler hemen tekfîr edilemez¸ zira bilgisizlik¸ mâzeret kabul edilmiştir.6 Burada yapılması gereken¸ Allah Rasûlü'nün yaptığı gibi¸ yanlış itikâdî anlayışı eğitim ve öğretim yoluyla düzeltme cihetine gitmektir. Nitekim İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe¸ şirk yurdunda yaşayan bir kimsenin¸ İslâm'ı doğru bir şekilde öğrenebilecek kişi ve sahih kaynaklardan yoksun olması hâlinde¸ Allah'ı akılla bilmesini yeterli görür.7


Tekfîr konusunda bir başka mesele de müteşâbih nasların te'vîl edilmesiyle ilgilidir. Başta Ebû Hanîfe olmak üzere¸ İmam Şâfiî¸ Mâtürîdî¸ Eş'arî¸ Süfyân-ı Sevrî¸ Dâvûd-ı Zâhirî¸ Ebû Hâşim Cübbâî ve Zemahşerî gibi âlimlerin çoğunluğuna göre müteşâbih nasları usûlüne uygun biçimde te'vîl etmek tekfîre konu teşkil etmez. Çünkü te'vîl¸ bir anlama faaliyetidir. Ashab-ı kirâm da dâhil olmak üzere âlimlerin ekseriyeti¸ te'vîlde bulunmuşlardır.8 Nitekim Ebû Hanîfe¸ “tenzîl” kavramıyla Kur'an'ın metnini¸ “te'vîl” kavramıyla da onun yorumunu kasdeder. O¸ âyetin tenzîlini reddetmemek şartıyla te'vîlinde hata eden kimseyi tekfîr etmez.9


Geçmişte ve günümüzde tekfîr konusunda aşırı gidenlerin en büyük eksikliği¸ bilgi ve usûl alanında ortaya çıkmıştır. Bir örnek vermek gerekirse¸ bu konuda tekfîre gidenlerin en çok başvurdukları âyetler arasında¸ “Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.”10 âyeti yer alır. Hâlbuki gramer bakımından Arapçada hakeme fiili ba edatıyla birlikte bulunduğu zaman “tasdîk etti” anlamına gelir. Bu yöntem uygulandığında âyet¸ “Allah'ın indirdiklerini tasdîk etmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” mânâsına gelir ki¸ doğru olan anlam da budur. Kaldı ki¸ bu âyet¸ sadece toplumu yönetenleri değil¸ bireysel olarak her Müslümanı da ayrı ayrı ilgilendirmektedir. Dolayısıyla bu alanlardaki ilmî yetersizlik¸ tekfîrin ana sebepleri arasında yer almaktadır. Buna ek olarak; siyâsî hırs ve menfaat çatışması¸ mezhep taassubu¸ nefsânî arzulara uyma¸ dinde aşırılık ve katı davranma gibi etkenler de tekfîri besleyen temel meselelerdendir.11


Dışlamacı Bir Siyaset İzleyen Tekfîrci Zihniyet


İslâm düşünce tarihinde dışlamacı bir siyaset izleyen tekfîrci zihniyetin egemen olduğu dönemlerde toplumsal barış bozulmuş¸ Müslümanlar arasında birlik ruhu zaafa uğramıştır. Hâlbuki İslâm'a mensûbiyetin asgarisi¸ ilâhî öğretiyi kalb ile tasdîk etmektir. Bir kimseye Müslüman isminin verilmesi¸ doğrudan dinî emir ve yasakları yerine getirip getirmemekle ölçülemez. İtikadtaki hata ile ameldeki hata bir kabul edilemez. “Amel¸ imandan ayrıdır.” demek başka bir şey¸ “İmanın korunması için amel gereklidir.” demek¸ başka bir şeydir. Dolayısıyla¸ zarûrât-i dîniyyeden olan bir şeyi inkâr etmeyen kimse kâfir sayılmaz.


Günümüzde ortaya çıkan tekfîr hareketleri büyük ölçüde itikâdî olmaktan ziyâde siyâsî ve tepkiseldir. Kur'an-ı Kerim'de açık bir beyâna ve kesin bilgiye dayanmadan ve siyâsî tarafgirlikten dolayı Müslümanların birbirini küfürle itham etmeleri yasaklanmıştır:


Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman¸ gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye¸ dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek¸ ‘Sen mü'min değilsin.' demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır.”12


Ayrıca tekfîrden sakınmak konusunda Hz. Peygamber (s.a.v.)'den gelen ağır uyarılar da söz konusudur. O uyarılardan bazıları şöyledir:


Kim bir insanı/Müslümanı kâfir diye çağırırsa yahut öyle olmadığı hâlde¸ ‘Ey Allah düşmanı!' derse¸ söylediği söz kendisine döner.”13


Mü'mine lanet etmek onu öldürmek gibidir. Bir mü'mini küfür ile itham eden onu öldürmüş gibi olur.”14


Bir insan (Müslüman) kardeşine; ‘Ey kâfir!' diye hitap ettiği zaman¸ ikisinden biri bu sözü üzerine almış olur. Şâyet söylediği gibi ise küfür onda kalır¸ değilse söyleyene döner.”15


Hz. Peygamber (s.a.v.)'in izinden giden bir Müslüman¸ kesin bir delil bulunmadıkça bir takım ihtimallerden hareketle Müslüman kardeşinin küfrüne hüküm veremez. Çünkü bir Müslümanın küfrüne hüküm vermek¸ Allah katında cezâların en büyüğüne hüküm vermek anlamına gelir. Bu konuda bizim takip etmemiz gereken yöntem; tekfîr siyâseti değil¸ İslâmlaştırma siyâseti olmalıdır. Bu konuda dışlamacı değil¸ kuşatıcı bir İslâm yorumunu benimseyen Ebû Hanîfe'nin iman-amel konusundaki görüşleri yol göstericidir. Nitekim o¸ yaşadığı yüzyılda terör ve şiddete başvurarak Müslümanların kanını dökmeyi helâl ve mübah gören Hâricî İslâm yorumuna karşı fikrî temelde mücâdele etmiştir. Ebû Hanîfe'ye göre¸ bir Müslüman¸ helâl saymaması şartıyla¸ büyük günahlardan herhangi birini işlemesiyle kâfir sayılmaz. Bu durumdaki bir kimseden iman ismi kaldırılamaz.16


Ehl-i Kıble Tekfîr Edilemez


Görüldüğü gibi Ebû Hanîfe¸ iman ve ameli birbirinden ayrı olarak değerlendirmiştir. O¸ İslâm alanını daraltan zihniyetlere karşı çıkar ve kolay kolay tekfîr lafzını telaffuz etmez. Bu konuda onun bakışı açısı şöyledir: “Kıble ehli mü'mindir. Onları terk ettikleri herhangi bir ilâhî emirden dolayı imandan çıkmış kabul etmem. İmanla birlikte dinî emirleri işleyerek Allah'a itâat eden kimse bize göre cennet ehlidir. İman ve ameli terk eden kimse ise¸ kâfir ve cehennemliktir. İmanı bulunduğu halde¸ farîzaların bazısını terk eden kimse¸ günahkâr mü'mindir. Onun azap görmesi yahut affedilmesi Allah'ın dilemesine bağlıdır.”17


Öte yandan Mâtürîdî ve Eş'arî gibi Ehl-i Sünnet âlimleri de Ebû Hanîfe'nin¸ “Ehl-i kıbleden olan Müslüman'ı küfre nisbet etmeyiz.”18 görüşünü benimsemek suretiyle iman-amel konularına yaklaşmışlar ve farklı yorum sahiplerini küfre nisbet etmekten şiddetle kaçınmışlardır. Dolayısıyla ehl-i kıble tekfîr edilemez. Çünkü herhangi bir mü'mini küfürle itham etmek¸ onu dışlamak ve İslâm dairesinin dışına çıkarmak anlamına gelir. Böyle bir tavır¸ İslâm'ın gönüllerde taht kurmasına engel olabileceği gibi¸ mezhep çatışmalarına da yol açar ve Müslümanların güçlerini kaybetmelerine sebep olur.19


Allah'a ve Rasûl'üne iman ettiği halde¸ iman ve amelle ilişkili konuların ayrıntılarında farklı yorumları benimseyen bir Müslümanı tekfîr etmek¸ hukûkî açıdan önemli sonuçlar doğurur. Bunlar arasında; kâfir olduğuna hüküm verilen bir insanın Müslüman hanımı boş olur. Kâfirliğine hüküm verilen bir kişinin çocukları ise¸ şahsın gözetiminden ve velâyetinden alınır. Çünkü kâfir insanın çocuklarını da etkilemesi söz konusudur. Buna ilâveten¸ küfrüne hükmedilen kişi¸ öldüğünde Müslümanlara uygulanan teçhiz¸ tekfin ve cenaze namazı gibi hususlar ona uygulanmaz ve malına da mirasçı olunamaz. Görüldüğü gibi¸ haksız yere tekfîr edilen kişi için ağır sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur.


Bu konuda izlememiz gereken ilkeyi Allah Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.v.) ortaya koymuştur: “Bizim namazımızı kılan¸ kıblemize yönelen¸ kestiğimizi yiyen herkes Müslüman'dır¸ o kimse için Allah ve Rasûl'ünün temînâtı vardır.”20 Yine Hz. Peygamber (s.a.v) şahâdet getiren kişiyi Müslüman olarak saymıştır.21


Tekfîr etmeyi alışkanlık hâline getirmiş kimselerin iddiâ ettiği gibi büyük günahlar¸ imanı kökünden kazıyıp kişinin küfrüne sebep olsaydı; zin⸠hırsızlık¸ yol kesicilik¸ içki içmek ve haksız yere adam öldürmek gibi cezâların İslâmî hükümlerde ayrı ayrı belirtilmesine gerek kalmazdı ve bunları işleyenler doğrudan kâfir olarak damgalanırdı.


Netice itibariyle¸ kişilerin tekfîr edilmesi câiz olmadığı gibi bunu bahâne ederek bir kimsenin mal¸ can¸ nesil ve namus emniyetini yok saymak da câiz değildir. Zira kişinin ısrarlı ve açık beyânı olmadığı sürece¸ sözünün anlamını sorgulamadan ya da işlediği fiili ve sonuçlarını tahkik etmeden “kâfir” olduğunu ileri sürmek büyük bir bühtan ve insan hakkına tecâvüz ve ihlâl anlamına gelir. Kur'an ve hadislerin bütünlüğüne baktığımız zaman İslâm¸ dışlamacılığı değil¸ kapsayıcı ve kuşatıcı bir dindarlık dili geliştirmemizi ilhâm ediyor. Çünkü dışlamacılık anlamına gelen “tekfîrcilik” mü'minler arasında barışı bozar. İnsanların inançlarını sorgulayacak olan makam farklıdır. Biz yargıç değil¸ davetçiyiz. Zâhire göre hüküm veririz. O hâlde¸ mânâlarını bilmese bile kelime-i tevhîd ya da kelime-i şehâdeti söyleyen kimse mü'mindir. Bu bağlamda mukallidin imanı sahihtir.


 


Dipnot


 


2. Bkz. 3/Âl-i İmrân¸ 70; 21/Enbiy⸠30; 17/İsr⸠98-99.


3. Bağdâdî¸ el-Fark Beyne'l-Fırak¸ s. 73.


4. Bağdâdî¸ a.g.e.¸ s. 73.


5. Bağdâdî¸ el-Fark¸ s. 9.


6. İbn Kayyim el-Cevziyye¸ Medâric¸ I¸ 367.


7. Ebû Hanîfe¸ “el-Fıkhu'l-Ebsat”¸ neş. Mustafa Öz¸ (İmam-ı Azamın Beş Eseri içinde )¸ M.Ü. İ.F.V.Y¸ İstanbul¸ 1992¸ s. 45.


8. Eş'arî¸ Makâlâtü'l-İslamiyyîn¸ I¸ 138-139.


9. Ebû Hanîfe¸ a.g.e.¸ s. 46¸ 55.


10. 5/Mâide¸ 44


11. Bkz. Gazzâlî¸ Ebû Hâmid Muhammed¸ el-İktisâd fi'l-İ'tikâd¸ Beyrut¸ 1983¸ s. 155.


12. 4/Nis⸠94.


13. Buhârî “Ferâiz” 29; Müslim “İmân” 27.


14. Buhârî “Eymân” 7; Tirmizî “İman” 16.


15. Buhârî “Edeb” 73; Müslim “İman” 26; Tirmizî “İman” 16 Ebû Dâvud “Sünnet” 15; Mâlik b. Enes “Kelâm” 1; Ahmed b. Hanbel¸ Müsned¸ II¸ 18¸ 44¸ 60¸ 112.


16. Bkz. Ebû Hanîfe¸ a.g.e.¸ s. 69.


17. Ebû Hanîfe¸ “el-Vasiyye”¸ nşr. Mustafa Öz¸ (İmam-ı Azam'ın Beş Eseri içinde)¸ İstanbul¸ 1981¸ s. 80-81.


18. Bkz. Ebû Hanîfe¸ “el-Fıkhu'l-Ebsat”¸ s. 44; Ebu'l-İz¸ Ali b. Muhammed¸ Şerhu'l- Akîdeti't-Tahâviyye¸ Beyrut: Dâru'l-Fikr¸ ¸ 1988¸ s. 240.


19. Bkz. 8/Enfâl¸ 46¸ 73.


20. Buhârî¸ “Salât” 28.


21. Karadâvî¸ Yûsuf¸ Fetâvâ Muâsıra¸ I¸ 131.

Sayfayı Paylaş