VAHİY VE NEBEVÎ SÜNNETİN İLİŞKİSİ

Somuncu Baba

"Tevhid mücâdelesinin tarihinde büyük rol oynamış olan ve sayıları kesin olarak bize bildirilmeyen peygamberlerden her biri¸ insanları doğru yola götüren önderler olmakla kalmamışlar¸ bizzat örnek yaşayışlarıyla da toplumlarına model oluşturmuşlardır."


Hidâyet¸ Allah'ın insana doğru yolu göstermesidir. İnsan ancak¸ hidâyetle kendini güvende hissedebilir. İlâhî risâletin tarihinde bu yol gösterme faaliyeti¸ mecâzî anlamda başta bizzat Kur'an olmak üzere; peygamberler¸ akıl¸ kevnî âyetler¸ Ka'be ve âlimler gibi vâsıtalarla gerçekleştirilmiştir. Hidâyet vâsıtaları içerisinde yer alan peygamberlerin hidâyeti; sebeplilik ve çağrıya dayanır. Kur'an-ı Kerim'de bu konuyla ilgili pek çok âyet vardır. Bunlardan bazı misaller şöyledir: “Her kavmin bir yol göstericisi vardır.”1¸ “Hiçbir ümmet yoktur ki¸ ona uyarıcı gönderilmiş olmasın.”2 Bu âyetlerden açıkça anlıyoruz ki¸ Allah toplumları bilgilendirmek için¸ onların içinden; akıl¸ doğruluk¸ güvenilirlik¸ temizlik¸ ileri görüşlülük ve cesâretlilik gibi üstün yetenek ve fazîletlere sahip kimselerden peygamberler seçip göndermiştir. Peygamberlik çalışıp çabalamakla elde edilmez¸ ilâhî bir hibedir. Allah¸ insanlar içerisinden dilediği kullarını bu işle görevlendirmiştir. Artık¸ Ahzâb Sûresi'nun 40. âyetinde vurgulandığı gibi¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'le birlikte nübüvvet kapısı kapanmıştır.


Tevhid mücâdelesinin tarihinde büyük rol oynamış olan ve sayıları kesin olarak bize bildirilmeyen peygamberlerden her biri¸ insanları doğru yola götüren önderler olmakla kalmamışlar¸ bizzat örnek yaşayışlarıyla da toplumlarına model oluşturmuşlardır. Zira cemiyette insanlar¸ soyut düşüncelerden daha çok¸ somut davranışlardan hoşlanırlar. İşte bu maksatla Yüce Allah¸ ilâhî öğretileri peygamberlerine indirmiş¸ bu Allah elçileri de öğretileri toplumlarına duyurmakla birlikte¸ bizzat yaşayarak güzel örneklikte bulunmuşlardır. İşte Kur'an'ın uygulaması¸ peygamberler vâsıtasıyla sonraki nesillere böyle aktarılmıştır. Kur'an peygamberlerin şahsında yaşanılan teorik ve pratik Müslümanlık örnekliğini şöyle açıklamaktadır: “Onları¸ buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık; onlara iyi işler yapmayı¸ namaz kılmayı¸ zekât vermeyi vahyettik.”3 Bütün peygamberler¸ Allah'tan aldıkları ilâhî öğretiyi¸ eksiltme ve artırma yapmadan¸ doğrudan insanlara iletmişler¸ aynı zamanda onun ilk açıklamasını da yapmışlardır. Bu açıdan peygamberler¸ ilâhî mesajın ilk yorumcuları olmuştur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Hz. Peygamber (s.a.v.)'e hitâben şöyle buyrulmuştur: “(O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara¸ kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur'an'ı indirdik.”4 Elbette peygamberlerin misyonu sadece inen sûre ve âyetleri topluma iletmek ve açıklamaktan ibaret kalmamış¸ bir de âyetlerde emredilen ve yasaklanan hususları beyanla birlikte¸ temsil etmek sûretiyle de yaşama alanında pratiğini göstermişlerdir. Yaşadığımız yüzyılda Müslüman dünyanın en büyük sorunu¸ İslâm'ı bilmemek değil¸ gereği şekilde temsil etmemek sorunudur. Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in nebevî sünnetine rağmen¸ hâlâ toplumlarımızda ahlâkî alanda savrulma ve yozlaşma varsa¸ bunun yegâne sebebi¸ İslâmsızlığımızdır.


Vahiy ve Nebevî Sünnetin İlişkisi


Bilindiği gibi vahiy¸ Allah'ın iradesinin söz şeklinde insanlığa indirilmesinin adıdır. İşte bu “vahiy¸ nübüvvet temeli üzerine binâ edilmiştir.” Vahiy¸ Allah ile peygamber arasında bir iletişim vâsıtasıdır. Bu açıdan¸ vahyin hakikatini Allah¸ mâhiyetini de peygamber anlar. Biz ise¸ peygamberin haber verdiği kadar bilebilir ve o şekilde inanırız. Çünkü el-Kitâb'ın içeriği¸ onun tarafından bize iletilmiştir. Bu açıdan peygamberlerin hayatında dinin şekil yönüyle temsil edilişi¸ vahiyle birlikte¸ asıl¸ vahyin canlı örneğini oluşturan peygamberlerin uygulamasıyla açığa çıkmıştır. Hatta buradan hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: “İslâm'ın Müslüman toplumların hayatında şekil/form olarak görünülürlüğü¸ vahiyden daha çok nebevî sünnete dayanır.” Bunun İslâm toplumlarındaki göstergesini; dinî uygulamalardan mimarîye¸ sanattan edebiyata¸ yemek kültüründen kıyâfete¸ mûsikîden güzel yazıya¸ spordan eğlenceye varıncaya kadar görmek mümkündür. Bu sebeple aynı zamanda peygamberin nebevî sünneti¸ Müslümanların görünür ve görünmez alandaki vahdetinin/birlikteliğinin de bir güvencesidir. Gerek İslâm'ın ilk yıllarında putperestlerin ve gerekse bütün çağlarda İslâm karşıtı çevrelerin saldırıları en çok Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şahsında nübüvvete yönelik gerçekleşmiştir. Bunun temel sebebi¸ ona duyulan içten sevgi ve bağlılık duygusunun bütün Müslümanların gönüllerinde taht kurmuş olmasıdır. Gönüllerden¸ onun sevgisi yıkılmadıkça¸ nübüvvet binâsında bir gedik açmak mümkün değildir. Onlar yine çok iyi biliyorlar ki¸ nübüvvet binâsında bir gedik açmak demek¸ dolaylı olarak vahyin kalbinde bir gedik açmak anlamına gelmektedir. Bundan dolayı hâlâ bazı müsteşrikler tarafından hem Hz. Peygamber (s.a.v.) ve hem de vahiy kâtipliği yapmış olan sahâbeler üzerinde güvensizlik oluşturmak adına fikrî ve kültürel saldırılar sürdürülmektedir. Ama artık 1400 yıllık İslâm tarihinde bu din; İslâmî ilimler¸ sanat¸ edebiyat¸ medeniyet alanında bir tecrübe alanı oluşturmuştur. Tarihe mâl olmuş bu tecrübe alanını topyekûn tasfiye etmek mümkün değildir.


İslâm inancına göre¸ insanın ruhsal açıdan olgunlaşabilmesi; bir ve tek olan Allah'a sağlam bir inançla bağlı olmasını gerektirir. Hurâfesiz¸ sağlam ve doğru dinî bilgilerle kuşanmış¸ iyi ve güzel ahlâk sahibi bir insanın yetişebileceği yegâne ortam¸ nübüvvetin yeşerttiği ortamdır. Bu sebeple peygamberlerin toplumlarına ilk çağrısı¸ dâimâ Allah'ın birliği ilkesine ve sadece O'na kullukta bulunmaya yöneliktir.5 Zira İslâm dininde¸ içinde¸ peygamberlere imanın da bulunduğu inanç esasları¸ bir binânın temelleri gibi kabul edilmiştir. İmanın temeli¸ doğru dinî bilgi malzemeleriyle ne kadar sağlam atılırsa¸ insanın rûhen Allah'a yükselmesi¸ kötü duygu ve düşüncelere karşı mukâvemeti de o ölçüde kuvvetli olacaktır. İşte Allah'a giden yolda dinî açıdan sorumlulukların neler olduğunu salt saf akılla bulmak mümkün değildir. Bu konularda nübüvvete ihtiyaç vardır. İnsan akıl yardımıyla¸ Allah'ı¸ nübüvvetin gerekliliğini¸ hayatta iyi ve kötü¸ faydalı ve zararlı olan şeyleri bilebilir. Ancak; namazın nasıl kılınacağını¸ kaç rekât olduğunu¸ zekâtın hangi mallardan ne miktarda verileceğini¸ hac ibadetinin nasıl yapılacağını Peygamberimiz (s.a.v.)'in açıklama ve uygulamalarıyla öğrenebilir. Yine günlük hayatla ilgili helâl ve haramlar gibi birçok konuda Peygamberimiz (s.a.v.)'in açıklamalarına ihtiyacımız vardır.6 Bundan dolayı¸ Allah'ın ilâhî mesajı olan vahiy¸ dinin teorik yanını oluştururken¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in nebevî sünneti dediğimiz söz¸ takrir ve uygulamaları¸ dinin pratik yönünü teşkîl eder. Elbette Kur'an okunduğu zaman her insanın anlayabileceği öğütleri içeren âyetler olduğu gibi¸ anlaşılması ayrı bir ilim ve uzmanlığı gerektiren âyetler de vardır. Bundan dolayı¸ Kur'an'ın anlaşılmasında Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sünnetine olan ihtiyacımız¸ kayıkçının küreğe olan ihtiyacı gibidir. Nasıl ki kayıkçı¸ kürek olmadan kayığın yönünü tayin edemezse ve birçok riskli ve tehlikeli durum ortaya çıkabilirse¸ işte bunun gibi¸ bir Müslüman da Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hadislerine bakmadan¸ onun nebevî sünnetinden yararlanmadan¸ doğrudan Kur'an'ı salt aklıyla bir bütün olarak anlamaya kalkması bazı mahzurları ortaya çıkarabilir. Bu açıdan Kur'an'ın anlaşılmasında Peygamberimiz (s.a.v.)'in sünnetinin değeri çok büyüktür. Maalesef son yıllarda sünnetin anlaşılmasında Batı kaynaklı tarihsellik tartışmalarının¸ olabildiğince sünnetin değerini ve ağırlığını düşürmeye hizmet etmiş olduğunu söylemek mümkündür. Tarihsellik anlayışına göre¸ her dönem kendi değerleri ile vardır. Geçmişte değerli olmuş olan hükümler ve görüşler bugün için bir anlam ifade etmez. Bu tanımı¸ evrensellik bağlamında nebevî mesaja uygulayabilir miyiz? Dolayısıyla¸ tarihselciliğin arka planında izâfîlik yatmaktadır. Bu da hakikatin mutlaklığına ve evrenselliğine gölge düşürür. Çünkü tarihselliğe göre hakikat evrensel değil¸ dönemseldir. Böyle bir bakış açısı nebevî sünnet açısından birçok mahzurları beraberinde getirir. İslâm'ın belirleyiciliğini belli bir mekân ve zamana hapseder. Bu konuda İslâmî ve dinî ilimlerle uğraşan ilim adamlarına büyük görevler düşmektedir. Ne getirip götüreceği bütün yönleriyle tartışılmadan Batılı şarkiyatçıların Kitâb-ı Mukaddes'i anlamada geliştirdikleri yöntemi alıp doğrudan sünnetin anlaşılmasına tatbîk etmeye kalkmak çok büyük tarihî hatâlara ve tahrîbâta yol açacaktır. Maalesef bugün bu düşünceyi savunanlar nezdindeki bu hastalıklı görüş¸ Müslümanların sünnete bakışları konusunda ikircikli bir durum ortaya çıkarmıştır.


Değerler Bağlamında Nebevî Mesajın Önemi


Diğer taraftan¸ insanlık bugün olduğu gibi yarın da değerler alanında peygamberlerin getirdiklerine muhtaçtırlar. Eğer¸ nübüvvete ait bir başlangıç¸ nebevî bir ilk hareket olmasaydı¸ beşerî bir medeniyetin meydana gelmesi mümkün olamazdı. İnsanlığın bugün sahip olduğu teknik medeniyet¸ ilâhî yol göstermekle gelişip ilerlemeler kaydederek günümüzdeki mükemmel seviyesine ulaşmıştır. Eğer hâl⸠yaşadığımız yüzyılda dinle sorunlu toplumlarda bile; helal kazanç¸ emeğe saygı¸ ailenin mahremiyeti ve önemi¸ adalet¸ danışma¸ yardımlaşma¸ affetme¸ merhamet¸ iyilik duygusu¸ barış¸ ötekine saygı¸ hukukun üstünlüğü¸ hoşgörü vb. gibi değerler varsa¸ bütün bunlar o toplumun kültür haritası içerisinde kalmış nübüvvetin kalıtımsal mîrâsının bir göstergesidir. Temiz fıtrata dayalı hiçbir insan bu değerlerin anlamsızlığını savunamaz. Şâyet bu değerler bir takım toplumlarda bugün için anlam bulmuyorsa bile bu aslâ o değerlerin anlamsız olduğu anlamına da gelmez. Nitekim “İnsanlığın Peygamberlere Olan İhtiyacı” başlığı altında “İnsanlığın san'at ve teknik alanında sahip olduğu bilgilerin ve becerilerin genel prensibi¸ Allah tarafından gönderilen peygamberlerce konulmuştur.” diyen ünlü İslâm düşünürü Fahreddîn-i Râzî¸ “Peygamberler¸ sadece dinin uygulanmasıyla ilgili konularda değil¸ bir takım sanat ve teknik konularında da toplumlarına yol göstermişlerdir.” der ve bu konuda Hz. Nuh Peygamber'e¸ Yüce Allah'ın vahiyle gemi yapmasını öğrettiğini örnek olarak verir.7 Bu sebeple bütün Müslüman toplumlarda Hz. Nuh¸ marangozların; Hz. İdris¸ terzilerin pîri olarak nitelendirilir.


Her Peygamber Kendi Toplumuna Örnektir


Gerçekten de Kur'an'da her bir peygamberin kendi döneminde toplumlarının hem ahlâkî alanda¸ hem içtimaî ve hem de kalkınma ve uygarlık yolunda gelişmeleri için farklı örneklikleri anlatılmıştır. Mesel⸠bu bağlamda¸ Hz. İbrahim Peygamber akıl devriminin mimarı¸ Hz. Lut Peygamber ahlâkî öğretilerin temsilcisi¸ Hz. Davud Peygamber uygarlığın ham maddesi demirin nasıl işleneceğinin¸ savaş âletlerinin nasıl yapılacağının öncüsü olarak gösterilmiştir. Peygamberler¸ ideal toplum hayatında huzurlu bir yaşam biçiminin eksenine “adâlet ve hakkâniyet ilkesini” koymak gerektiğini de öğretmişlerdir. Bu konuda şu âyet¸ evrensel değerler alanında bu gerçeği çok güzel anlatır: “Muhakkak ki Allah¸ adaleti¸ iyiliği¸ akrabâya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri¸ fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O¸ düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”8 Bu âyette de özetle görüldüğü gibi; huzurlu ve moral açısından yüksek bir toplum modeline ancak¸ adâlet¸ eşitlik ve hak edilen ölçülerde iyiliklerin taksîmâtı ile ulaşılabileceğinin bilgisi iletilmiş¸ toplumların sosyal ve ahlâkî anlamda çöküş ve yıkılış sebepleri dile getirilmiştir. Dolayısıyla¸ evrensel değerler¸ bütün insanlığı kuşatır; kişiden kişiye¸ mekândan mekâna¸ çağdan çağa değişiklik göstermez.


Her yerde¸ her ortam ve zaman diliminde gerek anlayış ve gerekse uygulama düzleminde geçerliliğini korur. Bu bağlamda nebevî mesaja yaklaşacak olursak¸ insanın doğasına ve yaşamına uygun tümel mânâda evrensel değerler hâlâ keşfedilmeyi beklemektedir. Bir rivâyette Hz. Peygamber (s.a.v.) geliş amacını şöyle belirtmiştir: “Benimle insanların misâli bir ateş yakan kimse gibidir ki¸ ateş çevresini aydınlattığı zaman ateşin çevresinde bulunan hayvanlar ve küçük kelebekler ateşe düşmeye başladılar. O kimse bu hayvanları ateşe düşmekten sakındırmaya çalıştı. Fakat hayvanlar o kimseye gâlip gelerek düşüncesizce¸ sür'atle ateşe düşüyorlardı. (İşte ben bu misalde olduğu gibi) Siz düşüncesiz ve tedbirsiz olarak ateşe düşerken¸ ben bellerinizden yakalayıp ateşe düşmekten sizi kurtarmaya çalışıyorum.”9 İşte bu açıdan¸ minarelerin ve yüksek binâların tepesindeki paratoner neyi ifade ediyorsa¸ nübüvvet kurumu da toplumların dinî¸ ahlâkî¸ kültürel ve içtimâî alandaki devamlılıkları için o görevi ifade eder. O hâlde¸ toplum olarak¸ başta Hz. Peygamber (s.a.v.) olmak üzere¸ Kur'an'da örnek davranışları anlatılan ve tarih boyunca¸ insanlığın ilim¸ irfan¸ adalet¸ yüksek ahlâk ve fazîletle donanmasında getirdikleri öğretilerle örnek olmuş bu seçkin şahsiyetlere iyi kulak vermeli ve onların öğreti ve hayatlarından davranış modelleri çıkarmalıyız. Yoksa sadece “Peygamberlere iman ettim.” demek yetmez¸ “Peygamberlere iman etmem bana neyi gerektirir?” sorusuna verilecek cevap¸ asıl maksadı gerçekleştirecektir.


Selâm olsun Allah elçilerine!..



Dipnot


1. 13/Ra'd¸ 7.


2. 35/Fâtır¸ 24.


3. 20/Enbiy⸠73.


4. 16/Nahl¸ 44.


5. 2/Bakara¸ 21.


6. Bkz. 7/A'râf¸ 157.


7. Bkz. Fahreddîn-i Râzî¸ Kelam'a Giriş¸ çev. H. Atay¸ Ankara¸ 1978¸ s. 217.


8. 16/Nahl¸ 90.


9. Buhârî¸ “Rikâk” 26; Müslim¸ “Fedâil” 17-19.

Sayfayı Paylaş