BAĞDAT FIKIH OKULU VE EBÛ HANÎFE

Somuncu Baba

Fıkıh tarihimizde iki ana damar vardır. Bunlardan biri¸ Hicaz merkezli¸ diğeri ise Irak merkezlidir. Hicaz merkezli olan nakil¸ yani hadis ağırlıklıdır. Irak merkezli olan ise rey¸ yani akıl ve yoruma daha çok yer verir. Bağdat fıkıh okulunun temelleri Irak'ta¸ özellikle de Kûfe'de atılmıştır. Ebû Hanîfe Irak¸ Kûfe ve Bağdat ekolünden yetişmiştir.


Fıkıh tarihimizde iki ana damar vardır. Bunlardan biri¸ Hicaz merkezli¸ diğeri ise Irak merkezlidir. Hicaz merkezli olan nakil¸ yani hadis ağırlıklıdır. Irak merkezli olan ise rey¸ yani akıl ve yoruma daha çok yer verir. Bağdat fıkıh okulunun temelleri Irak'ta¸ özellikle de Kûfe'de atılmıştır. Ebû Hanîfe Irak¸ Kûfe ve Bağdat ekolünden yetişmiştir. Onun sahâbeden gelen bu damarı esas alarak oluşturduğu fıkıh sistemi daha sonra “Hanefî Mezhebi” adını almıştır. Bağdat bölgesinde doğan bu fıkıh bütün dünyaya yayılmıştır. Bugün dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğu Hanefî'dir. Diğer mezhepler gibi Hanefî'lik de İslâm'ın bir yorumudur. Kur'ân ve Sünnet başta olmak üzere dinî metinlerin tutarlı bir şekilde yorumlanması sonucu oluşturulmuştur. Geniş halk kitlelerinin Kur'ân ve Sünnet ile tutarlı bir dinî hayatı yaşaması için mezhep gereklidir.


Hanefî Mezhebi Ebû Hanîfe ile başlamaz. Onun silsilesi Hz. Peygamber (s.a.v.)'e dayanır. Bu mezhep içerisinde oluşan fıkıh bilgilerinin kaynağı sahâbîler yoluyla Hz. Peygamber (s.a.v.)'e ulaşır. Ebû Hanîfe'nin hocası Hammad b. Ebî Süleyman¸ İbrâhim en-Nehâî'nin talebesi idi. Nehâî¸ Ebû Saîd el-Hudrî¸ Hz. Âişe ve onlardan sonraki sahâbîlere yetişmişti. Ancak fıkıh ilmini Hz. Ali ve İbn Mes'ûd'un talebesi olan Alkame b. Kays'tan öğrenmişti.


Fıkıh Havzasında Ebû Hanîfe


Ebû Hanîfe'ye gelinceye kadar Kûfe zaten bir ilim ve fıkıh havzası haline gelmişti. Allah'ın¸ Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ona gönderdiği vahiy ile şereflendirdiği Medine pek çok âlim ve fakîh sahâbînin de merkezi olmuştu. İlk üç büyük halîfe döneminde âlim sahâbîler Medine'yi pek terk etmemişlerdi. Ancak Hz. Osman'dan sonra¸ hatta onun ikinci döneminin sonlarına doğru bazı sahâbîler cihada katılmak¸ dini yaymak ve Müslümanlara bilgi sunmak amacıyla çeşitli beldelere hicret etmişlerdi. Irak¸ Hz. Ömer'in halîfeliği döneminde Hz. Sa'd b. Ebî Vakkas tarafından fethedilmiştir. Hz. Ömer'in emriyle Kûfe şehri kurulmuştur. Buraya fasih Arapça konuşan kabîleler yerleştirilmiştir. Onlara Kur'ân ve dinî bilgiler öğretmesi için de Abdullah b. Mes'ûd gönderilmiştir. Hz. Ömer¸ onu gönderirken Kûfelilere şöyle demiştir: “Kendisine ihtiyacım olduğu halde Abdullah'ı size göndermeyi tercih ettim.” Çünkü sahâbe arasında İbn Mes'ûd'un ilmî mevkii çok yüksekti. Rivâyete göre Hz. Peygamber (s.a.v.) onun hakkında şöyle demişti: “İbn Mes'ûd'un ümmetim hakkında beğendiği şeyi ben de beğendim.” Hz. Ömer de¸ onun için “fıkıh veya ilim dağarcığı” derdi ve fıkıh konusunda ona danışırdı.


Kûfe sadece İbn Mes'ûd'dan değil¸ ilim ve fıkıh konusunda “ilmin ve hikmetin kapısı” olan Hz. Ali'den de yararlanmıştı.


Temelleri Bağdat bölgesinde atılan Hanefî Mezhebi'ni farklı kılan taraf¸ âyet ve hadislerin sadece lafzıyla yetinmeyip yoruma da başvurması olmuştur. Yorumu yaparken de bir sistem dâhilinde yapmıştır. Aksi halde¸ dinde hevâ ve hevese göre hüküm vermenin kapısı açılmış olurdu. Çünkü âyet ve hadislerle ilgili yapılan yorumlar kendi içinde tutarlı ve dinin ruhuna uygun bir yöntemle¸ yani usulle yapılmazsa herkes aklına ve kafasına göre yorum yapar. Ebû Hanîfe bunu sağlamak için kıyas ve istihsan yöntemini geliştirmiştir. Kıyas¸ daha sonra ortaya çıkan bir meseleyi Kur'ân ve sünnette var olanlara benzetmek ve bu yolla hükme ulaşmak demektir. İstihsan ise¸ genel kurala istisnâ getirerek mükellefin durumuna en uygun hükmü ortaya koymaktır.


Hanefî Mezhebi'nin akla ve yoruma dayalı bir sistem kurması ilk defa Abbâsî Devleti'ni kuranların dikkatini çekmiştir. Bunun için bu devlette hukukun baş temsilcileri Hanefîler olmuştur. Abbâsî halifeleri bunu Hanefî kadıları tayin ederek gerçekleştirmişlerdir. Bu yüzden Ebu Hanîfe'nin iki güzîde ve meşhur talebesinden biri olan Ebû Yûsuf¸ Abbâsîlerin ilk Başkadısı olmuştur. Böylece Kûfe merkezli olarak oluşan Hanefî Mezhebi bütün Irak'a ve Bağdat'a yayılmış ve oraların sınırlarını da aşmıştır.


Hanefî Mezhebi oluşurken¸ meseleler Ebû Hanîfe'nin huzûrunda uzunca münâkaşa edilmiştir. Üzerinde karar kılınanlar ise yazıya geçirilmiştir. Fıkhî hükümler fakih sahâbîler yoluyla Hz. Peygamber (s.a.v.)'e dayandırılmıştır. Yeni ortaya çıkan olayların hükümlerinin oluşturulabilmesi için toplumların yapısı¸ örf ve âdet de dikkate alınmıştır.


Irak bölgesinde filizlenen¸ Kûfe'de ortaya çıkan ve Bağdat'ı da kuşatan Hanefî Mezhebi'nin temel özellikleri ve diğer mezheplerden farklı olduğu hususlardan bazıları şunlardır:


1. Meseleci oluşu: Yani Ebû Hanîfe bir meselenin hükmünü belirlerken her zaman kuraldan değil¸ olaydan hareket eder. Bunu ifade ederken de¸ “Eğer Ali'nin başına şu iş gelirse hükmü şu olur.” der. Fıkıh kitaplarında genellikle bu ifadeler kullanılır. Bu ifadeler fıkhın hayattan kopuk ve kuralsız olduğunu göstermez. Bu hükmü veren müctehid¸ çözüm getirirken olayın cereyân ettiği şartları yakından takip eder.


2. Akılcı oluşu: Bundan maksat¸ Ebû Hanîfe'nin bir konuda açık âyet ve sahih hadis varken onları bırakıp aklıyla hüküm vermesi değildir. Âyet ve hadisleri akılla yorumlaması¸ ne dediğinin yanında ne demek istediğini de araştırması demektir. Aynı zamanda bu ifade¸ Ebû Hanîfe'nin âyet ve hadisleri yorumlarken dinin maksatlarını da dikkate aldığını gösterir.


3. İnsan şahsiyetine ve özgürlüğüne değer verme: Diğer mezhepler yanında bu konuda en hassas davranan Ebû Hanîfe olmuştur. O¸ “Büluğ çağına gelmiş kız velîye gerek olmadan dengiyle evlenebilir.”¸ “Malını saçıp savuran sefihin malına el konulamaz.”… derken bu anlayış ve ilkeden hareket etmiştir.


4. Örf ve âdete değer verme: Ebû Hanîfe hüküm verirken özellikle kullanılan ifadelerin yorumunda örfü dikkate alır.


5. Kolaylık ilkesi: Ebû Hanîfe ibadet ve muâmelatta kolaylık ilkesini çokça işletmiştir. Kusurlu çıkması halinde iâde etmek şartıyla görmeden bir malı satın almayı câiz görmesi buna bir örnektir.


6. Fakir ve zayıf tarafı gözetme: Ebû Hanîfe¸ “Nisap miktarı altını olan bir kadın bunları ziynet eşyası olarak kullansa bile zekâtını vermelidir.” der. Bu içtihâdıyla o¸ açıkça fakiri gözetmiştir. Yine ‘Zekât olarak bir malın kendisi verilebileceği gibi¸ nakdî değeri de verilebilir.' hükmü Hanefî Mezhebi'ne aittir. Burada da fakirin ihtiyacını en iyi karşılayan ödeme şekli hangisi ise o tercih edilmiştir. Meselâ özellikle şehirlerde fitre verirken arpa ve buğdaydan vermek çoğu kere fakirin zararına olur. Hâlbuki nakit vermek fakir için daha elverişlidir.


7. Hükümlerin dünyaya ve âhirete bakan tarafının dikkate alınması: Hanefî Mezhebi'nde hükümler iki yönlü olarak değerlendirilir. Dünya hükümleri ve görünen şartlara göre bir de vicdana ve ahlâka göre. İdeal olan¸ bir hükmün hem hukûka ve hem de dine ve ahlâka göre geçerli olmasıdır. Ancak bazen bir hüküm zâhirî şartlara uysa da ahlâka ve vicdâna uymaz. İşte bunun için hükümlerin bu iki yönünü de hesaba katmak gerekir. Meselâ bir kayıp malı bulup insâniyet nâmına¸ çalınmasın diye koruma altına alan kimseyi düşünelim. Bu kimse o malı korumak ve taşımak için masraf yapmışsa mal sahibinin bu masrafı ödemesi gerekir. Fakat o¸ “Korumasaydın¸ bana mı sordun da masraf yaptın?” dese hukûka göre haklı çıkar. Fakat dine ve vicdana göre haklı değildir. Dolayısıyla malı bulan kimsenin¸ onun malı için yaptığı masrafı ödemesi gerekir.


İşte dünya Müslümanlarının çoğunun mensûbu bulunduğu Hanefî Mezhebi bu özellikleriyle insanların hayat tarzı ve kimliği hâline gelmiştir.

Sayfayı Paylaş