MUSTAFA TAKÎ EFENDİ'NİN (K.S.) YENİ TESPİT EDİLEN İKİ MAKALESİ

Somuncu Baba

"Beyânü'l-Hak mecmuasının Diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphanesi'nde bulunmayan nüshalarını İsam veri tabanı üzerinde tarayınca çalışmamıza konu olan iki makalesinin daha Beyânü'l-Hak'ta yayımlandığı bilgisine ulaştık. "


Mustafa Takî Efendi (k.s.)¸ sûfî kişiliği¸ ilmî çalışmaları¸ mebusluk faaliyetleri¸ Millî Mücadele dönemindeki gayretleri ve yetiştirdiği talebeleri ile yakın tarihimizde etkin olmuş isimlerden birisidir. Onun geniş halk kitleleri üzerinde etkili olmasında döneminin iletişim araçlarını ustaca kullanmasının yadsınamaz bir tesiri olmuştur. Kaleme aldığı kitap ve makalelerle içerisinde yaşadığı toplumun bütün dertleriyle dertlenerek bu etkinliğini günümüze kadar da devam ettirmeyi başaran Mustafa Takî Efendi (k.s.) üzerinde birçok çalışma yapılmıştır. Bu yazımızı uzun bir zamandır kendisiyle ilgili çalışmalarımızı sürdürdüğümüz Mustafa Takî Efendi'nin yakın zamanda tespit ettiğimiz iki makalesinin tanıtımını yapmak üzere kaleme aldık. Daha önce onun makalelerini derlediğimiz bir çalışmamız olmuştu.1 O dönemde kendisinin Sebilürreşat¸ Sırat-ı Müstakim¸ Vicdan Gazetesi ve Beyânü'l-Hak mecmualarında yayımlanan makalelerini bir araya getirmiştik. Mustafa Takî Efendi'yle ilgili sürdürdüğümüz araştırmalarımız neticesinde kendisinin Beyânü'l-Hak mecmuasında yayımlanan iki makalesini daha tespit ettik. Önceki çalışmamızda Beyânü'l-Hak mecmuasının Diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphanesi'nde yer alan nüshasını inceleme fırsatımız olmuş ve buradaki nüshada yer alan makalelerini tespit edip okuyucumuzun istifadesine sunmuştuk. Beyânü'l-Hak mecmuasının Diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphanesi'nde bulunmayan nüshalarını İSAM veri tabanı üzerinde tarayınca çalışmamıza konu olan iki makalesinin daha Beyânü'l-Hak'ta yayımlandığı bilgisine ulaştık.



Mustafa Takî Efendi (k.s.)'nin Beyânü'l-Hak'ta Yayımlanan İki Makalesi ve Günümüze Mesajları


Beyânü'l-Hak mecmuasında Mustafa Takî Efendi'nin bugüne kadar araştırmalarda yer almayan şu iki makalesini tespit ettik: ‘Beyânü'l-Hak Gazetesi İdâre-i Aliyyesi'ne'¸ Beyânü'l-Hak¸ c. V¸ Sayı: 120¸ Yıl: 1327¸ s.2192-2194; ‘İslâmiyet Namına Müessif Bir Vakıa'¸ Beyânü'l-Hak¸ c. V¸ Sayı: 127¸ Yıl: 1328¸ s.2299-2300'. Takî Efendi¸ Beyânü'l-Hak gazetesinin idarehanesine gönderdiği makalesinde Edirne Mebusu Tevfik Rıza Bey'in daha önce Beyânü'l-Hak gazetesinde yayımlanan birkaç makalesine değinerek bu makalelerde dile getirdiği ve kanaatince yanlış bulduğu fikirlerini tashih etmeyi amaçlamıştır. Rıza Tevfik Bey¸ makalelerinde hükümetin bir dininin olmayacağını¸ halife olarak sadece Padişah'ın bir dine mensup olabileceğini öne sürmüş¸ o günkü kabinede yer alan bir bakanın gayr-i Müslim olmasını da bu iddiasına delil olarak takdim etmiştir. Takî Efendi¸ Rıza Bey'in bu fikirlerinin yer aldığı birkaç makalesini okuduğunu genel olarak Rıza Tevfik Bey'in fikirlerine hak verdiğini özellikle; ‘Mesail-i siyasiyyeyi nusûs-ı diniyyeye tevfîk ve her nizam-ı içtimaiyi o ahkam ile teyid ve tevsik etmek hakk-ı meşruunu kimseden nez' etmedim.' sözlerini son derece yerinde bulduğunu ifade etmiş fakat Rıza Tevfik Bey'in bundan sonra dile getirdiği ‘Yoksa bir şahs-ı manevî bile olduğunda tereddüt edebileceğimiz hükümetin bizzat bir dini olamaz.' şeklindeki sözlerine bir anlam veremediğini ifade etmiştir. O¸ bu iddiayı yani hükümetin dininin olamayacağı iddiasını akıl ve nakil yönünden ele alıp bu durumun akla ve nakle aykırı bir tarafının olmadığını söyleyerek Rıza Tevfik Bey'in bu konudaki görüşlerini eleştirmiştir: ‘Yoksa bir şahs-ı manevî bile olduğunda tereddüt edebileceğimiz hükümetin bizzat bir dini olamaz.' buyruluyor. Hükümetin bir dini olamayacağı kaziyyesini birden bire kabulde tereddüt ediyorum. Hükümetin bir dini olamaması aklen mi? Âdeten mi? Aklen ise akl-ı kasıranemce hiçbir mani tasavvur edemiyorum. Hükümetin yani bütün hey'et-i içtimaiyyenin kuvve-i nafize ve fialesi emek olan şahs-ı maneviyyenin aklı¸ fetaneti¸ tedbiri¸ kanunu¸ intizamı hatta askeri¸ kalesi¸ parası olabildiği gibi dini de olabilir. Dinin bir cevher-i manevî olması o şahs-ı manevinin onunla tezeyyün etmesine maniiyyeti yoktur. Hükümetin bir dini olamaması âdeten ise Avrupa hükkümât-ı mevcudesinin ahvali¸ sabıkası ve bazılarının ahvâl-ı hazırası buna şahittir ki birçoklarında mezahib-i Nasraniyye'den biri hükümran olmuştur. Biz müslümanlarda ise hükümât-ı sâlife-i İslâmiye'de ve devlet-i Osmaniyye'de din-i İslâm din-i resmî tanınmış ve ahkâmı asırlarca kanun-ı devlet ittihaz olunmuştur. Bir dini olabilmek için hükümetin mümessili bir şahs-ı mer'î aramak ve kabine-i filanı dolaşmak külfetinden bir şey anlayamıyorum. Hükümetin bir Osmanlı hükümeti olduğunu ve usûl-i meşrutiyyet üzere idare olunduğu temsil edebileceksek tezahüratı ne ise hükümetin din-i İslâm ile mütedeyyin olmasını gösterecek de odur. Bunun içinde gayr-i Müslim efrad ve aza bulunması ise buna mani değildir. Çünkü mademki hükümet için bir din lazımdır ve mademki hükümetin dini din-i İslâm olduğu Kanun-ı Esasî ile kabul olunmuştur¸ içinde bulunan edyân-ı saire erbabı kendi hususiyyet-i diniyyelerini muhafaza edebilmek üzere hükümetin her türlü kavanin idaresi din-i resmiyyesine muvafık olmak iktiza eder. Ve bu suretle hükümetin dini din-i İslâm olmasına bir mana-yı mütebaderi verilmiş olur zannederim.'2


Mustafa Takî Efendi¸ bu makalesinde kullandığı nazik üslubu ve fikirleri/iddiaları anlama yönündeki samimi ifadeleriyle gündemdeki tartışmalı bir konuyu bir din âlimi/bilgini olarak enine boyuna değerlendirme¸ doğru ve yanlış gördüğü hususları dile getirme imkânı bulmuştur. Birbirimizi dinlemeyi¸ anlamayı ve birlik içerisinde hareket etmeyi büyük ölçüde zaafa uğrattığımız günümüz dünyasında Takî Efendi'nin bu tavrından alacak birçok ders olduğu kanaatindeyiz. O¸ dünya ve ahireti ilgilendiren hemen her meselede ilmi yetkinliği ve nazik üslubu ile toplumu aydınlatmaya çalışmış¸ insanların değil fikirlerin çarpışmasının hakikat parıltılarının doğmasına sebep olacağı düşüncesiyle hareket etmiştir. Onun bu tavrı dinlemeyi¸ okumayı¸ araştırmayı¸ tahammülü ve güzel/hoş üslubu çeşitli sebeplerle göz ardı ettiği için büyük bir parçalanmanın eşiğine gelen ümmete yüklü mesajlar vermektedir.


Takî Efendi¸ Beyânü'l-Hak'ta yeni tespit ettiğimiz diğer makalesinde ise Eskişehir'deki Battal Gazi Türbesi'nde din ve toplum adına kaygı verici surette yaşanan bir olaya dair geniş değerlendirmelere yer vermiştir. Takî Efendi'nin verdiği bilgiye göre Cuma namazı ve türbe ziyareti için Battal Gazi Türbesi'ne gelen kadınların kabre karşı secde etmelerine ve türbenin merdivenlerini öpmelerine itiraz eden bir kimsenin bu tavrına türbedarın ‘Sen ne karışıyorsun? Vaktiyle Âdem'e secde etmediği için şeytan da kovulmuştu.' gibi yanlış bir kıyasla karşılık vermiş¸ bu kimsenin camide vaaz eden hoca efendiye durumu iletmesine rağmen jandarmanın takibine maruz kalmış ve mesele sanki siyasi bir meseleymiş gibi algılanıp bu kimse toplumdan dışlanmıştır. Bu olay daha sonra mahkemeye intikal etmiş ve Allah rızası için insanlara yanlışlarını hatırlatan bu kimse yarım lira para cezasına çarptırılmıştır. Uyarıda bulunan kimse dinen bu yaşanan olaydan mesul olup olmadığını Beyânü'l-Hak gazetesi fetvahanesine sormuş¸ onun bu sorusuna da Mustafa Takî Efendi cevap vermiştir.3 Takî Efendi¸ kısaca anlatmaya çalıştığımız olayı başından sonuna kadar insanî ve İslâmî bir usulle değerlendirmeye tabi tutmuştur. O¸ Allahu Teâlâ'dan başkasına secdenin caiz olmadığı fikrinden hareketle böyle bir konunun fetvaya ihtiyaç duymayacak kadar açık bir konu olması hasebiyle fetva vermekten ziyade olayı dinî açıdan değerlendireceğini ifade etmiştir. Ona göre¸ türbedarın Hz. Âdem'e secde ile türbeye secde etmesi kıyas kabul etmeyecek iki ayrı konudur. Bir defa Hz. Âdem'e secde emri¸ Allahu Teâlâ tarafından verilmiştir ve bu emir sadece olayların tarafları ile sınırlıdır. Hacılara Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kabri de olsa hiçbir kabre secde etmemelerinin ve yerleri öpmemelerinin emredilmesi4 bu konuda bir delil niteliği taşımaktadır. Takî Efendi¸ bu yaşanan hadisenin iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma yönüne de dikkat çekmiştir. Ona göre¸ kötülükten alıkoymak için uyarıda bulunan kimseye ceza değil mükâfat verilmelidir. Hakkaniyetle yapılan böyle bir uyarıdan siyasî neticeler çıkarılması son derece yanlıştır. Üstelik mahkemenin kimseyi dinlemeden bu şahsı para cezasına çarptırması da usule aykırı yanlış bir neticeye olayı götürmüştür. Takî Efendi¸ son olarak dünyevî hataları düzletmeyi gerekli gören zihniyetin dinî alandaki hataları düzeltmeye yönelik girişimleri haksız yollarla izale etme gayretinin anlamsızlığını dile getirerek makalesini tamamlamıştır.


Mustafa Takî Efendi'nin bu makalesi¸ nassın/ayet ve hadisin bulunduğu konularda içtihat yapılamayacağı fikrini kavrayışıyla o gün ve günümüzdeki Müslümanlara mesaj verdiği bir çalışmasıdır. O¸ bu sunumuyla nassın sınırlarının/ölçülerinin söz konusu olduğu durumlarda şu veya bu kimsenin söylediği sözlerinin hiçbir öneminin olmadığını¸ nassa uymayan bir hata varsa bu hatadan hemen dönülmesi gerektiği fikrinin yılmaz bir savunucusu olduğunu göstermiştir. Yine o¸ usul bilmeden yanlış kıyaslarla dinî ölçülerin zedelenmesinin Müslümanları ne denli vahim sonuçlara götüreceğine dikkat çekmiştir. Takî Efendi¸ Hz. Âdem'e secde olayı ile bir türbeye secde olayı arasında bağ kurup yanlış kıyasla konuyu mecrasından saptıran yozlaşmaya karşı tavrını net bir şekilde ortaya koymuştur. Takî Efendi'nin bu çalışmasında altını çizdiği bir diğer husus da dünyevî konulardaki hassasiyetin dinî/uhrevî konulara da gösterilmesi gerektiği hususudur. Ona göre¸ dünyayı imar edebilmek için atılan adımlarda yapılan yanlışlara verilen tepkiler olumluyken dinî alanlarda atılan yanlış adımları düzeltmek için dile getirilen uyarılar olumsuz tepkilerle karşılanmaktadır. Bu¸ hatalı/yanlış bir tavırdır. O¸ bu düşüncesiyle kişinin hayatındaki adımlarını¸ ‘Şu dünya¸ şu dinle ilgili. Dünyevî kazanımım için yaptığım hataları dile getiren uyarılara kulak vereyim. Ama dinî konulardaki hatalarım için dile getirilen eleştirilere kulak tıkayayım.' tavrının kişiyi mutluluğa götürmeyeceği tam aksine din ve dünya işleri hangisi olursa olsun hatadan dönebilmeyi dünya ve ahiret mutluluğu için bir yöntem/vesile olarak gördüğünü gözler önüne sermiştir.


Bugün bizlere düşen görev ilim¸ amel¸ ihlas ve gayretimizle bu büyük şahsiyetlerin yollarını/usullerini takip edip Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye'yi birleştirici çimentomuz olarak kullanmaya gayret göstermek olmalıdır. Aksi tavrın Müslümanları ne hâle getireceği/getirdiği günümüz dünyasındaki vahim tabloda görülebilmektedir.


 


Dipnot


1.Fatih Çınar¸ Mustafa Takî Efendi¸ Hayatı ve Makaleleri¸ Nasihat Yay.¸ Ankara 2011.


2.Mustafa Takî¸ ‘Beyânü'l-Hak Gazetesi İdâre-i Aliyyesi'ne'¸ Beyânü'l-Hak¸ c.V¸ Sayı: 120¸ Yıl: 1327¸ s.2192-2194.


3.Mustafa Takî¸ ‘İslâmiyet Namına Müessif Bir Vakıa'¸ Beyânü'l-Hak¸ c.V¸ Sayı: 127¸ Yıl: 1328¸ s.2299-2300'.


4.Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle dua buyurmuştur: ‘Ya Rabbi! Kabrimi tapınılan bir yer yapma.' Ahmed b. Hanbel¸ Müsned¸ c.II¸ s.246.

Sayfayı Paylaş