ALGILAR VE İDDİALARIN ODAĞINDAKİ OSMANLI HANEDANI

Somuncu Baba


3 Mart 1924'te halifeliğin kaldırılmasının ve son Halife Abdülmecid Efendi ile birlikte bütün Osmanlı Hanedanı'nın yurt dışına sürgün edilmesinin ardından Osmanlı¸ padişahlar ve hanedan aleyhinde resmî çevreler¸ basın-yayın organları ve aydın-yazar tabakasında sistemli ve yoğun bir tenkit¸ tahrif ve düşmanlık kampanyaları başladı ve etkisini yıllarca sürdürdü. Merak¸ iddia ve eleştiri konusu yapılan başlıklardan bazıları şöyledir: Hanedan arasında adabı muaşeret¸ yaşayış¸ ilişkiler¸ kurallar ve olaylara bakış nasıldı? Dindar-milliyetçi görünümlerinin aksine Osmanlı ailesinin zamanla “Batılılaştığı” doğru mu? 1915-1924 arası sarayda nasıl bir örgütlenme vardı? Hanedan yurt dışına gittikten sonra Cumhuriyet'in ilk yıllarında saray personelinin durumu ne oldu?



Hanedan Mensuplarında Adab-ı Muaşeret ve İlişkiler


Osmanlı Hanedanı mensupları arasındaki adab-ı muaşeret¸ yaşantı ve ilişkiler ağını genel manada harem hayatından¸ haremdeki düzen¸ ilişki ve kurallar manzumesinden bağımsız düşünemeyiz. Bunun için haremin düzen¸ işleyiş ve teşkilat yapısına bakmak durumundayız. Harem¸ sarayın en önemli ve ağırlıklı bölmesiydi. Buradaki düzen¸ disiplin¸ sükûnet ve huzur bambaşkaydı ve buna padişahlar¸ eşleri ve diğer saray kadınları ayrı bir önem verir¸ özen gösterirlerdi. Burada tabii¸ belli bir hiyerarşik düzen ve kademeli bir yapı ve iş bölümü vardı. Padişahların eşlerine ‘Kadınefendi'¸ ilk eşine ‘Başkadın'¸ erkek çocuğu tahta çıkmış eşine de ‘Valide Sultan' denirdi. Kadınefendiler okuma-yazmayı çok iyi bilirlerdi; günlük hayatlarındaki en temel faaliyetleri okumaktı. Kimse padişahın yanına çağrılmadan giremez¸ izin vermedikçe de yanında oturamazdı. Padişaha karşı iyi giyinmek¸ süslenmek¸ kılık-kıyafet¸ söz ve davranışlara özen göstermek zorundaydılar. Adab-ı muaşeret ve nezaket kuralları büyük bir ciddiyet ve hassasiyetle uygulanırdı. Saray kadınları ve padişah eşleri¸ II. Mahmud'dan itibaren ferace ve çarşaf giyerek saray dışına çıkmaya¸ mesire ve eğlence yerlerine gitmeye de başladılar. Abdülmecid döneminden itibaren sarayda alafranga hayatın¸ giyim-kuşamın ve kültürün yavaş yavaş sirayet etmeye başladığından biraz sonra söz edeceğim.


Haremdeki valide sultan¸ kadınefendi¸ padişah kızları¸ diğer saray kadınları ve görevlilerinin ihtiyaç ve giderleri için hazineden belli miktar ödenek ayrılırdı. Zaman zaman padişah da tasarrufundaki Hazine-i Hassa'dan¸ yani özel hazinesinden de harcamalarda bulunabilirdi. Veya çoğu padişah yakınının üzerlerindeki gayrimenkul¸ arazi¸ servet ve aileden kalma miras ile geçimlerini sağladıklarını¸ dolayısıyla hazine ve padişah tarafından yapılacak bir tahsisata ihtiyaç duymadıklarını biliyoruz. Saray kadınlarının ve hanedan ailesinin dışarıdaki işlerini kethüdalar görürdü. Padişahların çocukları olduğunda onlara hemen ayrı bir oda tahsis edilir¸ bakıcı¸ hizmetli ve eğiticiler görevlendirilirdi. Bu işi genellikle dadı¸ sütanne ve kalfalar görürdü. Şehzadeler okul çağına geldiklerinde de özel hocalar tutulur ya da atanır¸ iyi ve sıkı bir eğitim almaları ve yetişmeleri sağlanırdı. Şehzadeler bugünkü anlamda ilköğrenimlerini Şehzadegân Mektebi'nde görürlerdi.


Tabii gerek saraydaki gerekse harem dairesi ve hanedan ailesi arasındaki bu düzen¸ hiyerarşi¸ insanî-ahlakî kurallar bütünü¸ saltanatın ve halifeliğin kaldırılması ve hanedanın yurt dışına sürgün edilmesiyle birlikte orijinalitesini kaybetmeye¸ varlık ve etkisini zaman içerisinde yitirmeye başladı. En azından son Padişah Vahdeddin ile son Halife Abdülmecid vefat edeceği ana kadar¸ yurt dışında da olsa saray ve harem hayatı belli ölçüde devam etti. Ancak onların vefatının ardından gerek eski Osmanlı sarayından kalma adet¸ usul ve uygulamalar gerekse hanedan ailesi arasındaki ilişki ve birliktelik hızla zayıflamış¸ önemini kaybetmiş ve geri plâna itilmiştir. Bundan sonra hanedan üyeleri¸ ailelerini¸ ailevî birlikteliklerini ve usulen de olsa geleneklerini korumak için aralarında varisler ve temsilciler tayin etmekten de vazgeçmemişlerdir. En azından düğünlerde¸ sünnetlerde ve cenaze merasimlerinde bir araya gelmiş; belli dönemlerde ve zamanlarda da olsa birlik¸ beraberlik ve dayanışma fotoğrafı vermeye çalışmışlardır. Bu çerçevede mesela hanedan ailesinin gurbet yıllarındaki en önemli yardımlaşma ve dayanışmalarından birini Sultan Vahdeddin'in cenazesi sırasında gösterdiğini söyleyebiliriz.



Tanzimat'tan İtibaren Osmanlı Hanedanı Batılılaştı mı?


Tanzimat'tan itibaren hanedanın Batılılaştığına ilişkin görüş ve değerlendirmelerin kısmen katıldığım ve katılmadığım tarafları var. III. Selim¸ II. Mahmud ve bilhassa Sultan Abdülmecid¸ yani Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı sarayına ve harem dairesine kısmen de olsa alafranga hayatın yavaş yavaş girdiğini¸ daha sonraki dönemlerde kademeli olarak iyiden iyiye yaygınlaşmaya yüz tuttuğunu inkâr edemeyiz. Bu çerçevede saray ve hanedan üyeleri arasında Batı'ya olan ilgi¸ sempati¸ merak ve takibin arttığı; bunun sonucunda da Avrupa'nın hayat tarzının¸ sanatı¸ kültürü¸ giyim-kuşamı ile kendini gösterdiği aşikârdır. Hanedan ailesinin bilhassa II. Mahmud'dan itibaren Avrupalıların giyim-kuşamına ve kullandığı eşyalara özenir¸ çeşitli Avrupaî sanat dalları¸ musiki türleri ve çalgı aletleriyle ilgilenir olduklarını biliyoruz. Dolayısıyla o dönemlerden beridir Avrupaî hayat tarzının çeşitli belirtileri belli seviyede sarayda¸ kimi padişahlar ve hanedan mensupları üzerinde zaten müessirdi.


Hanedan ailesi içerisinde Batılı hayat tarzının ve genel manada Batılılaşmanın nispeten etkili olmasında¸ bunun dışında halifeliğin kaldırılması ve hanedan üyelerinin vatandaşlıktan çıkarılıp yurtdışına sürülmeleri ile başlayan sürecin de etkisi olduğunu düşünüyorum. Zira bu süreçte Osmanoğulları'nın büyük ekseriyeti mecburen Avrupa ülkelerine sığındılar ve hayatlarını¸ geçimlerini orada sağladılar ve hatta ömürlerini orada tamamladılar. Dahası ciddi bir yekûn teşkil edecek şekilde bir kısmı Batılılarla veya yabancılarla evlendiler¸ akrabalık bağı kurdular. Az da olsa bir kısmı da ekonomik¸ ticarî¸ sosyal ve kültürel anlamda Batılılarla yakın münasebet halinde oldular. Netice itibariyle baskın¸ yaygın ve kuşatıcı olan Batı kültürünün ve hayat tarzının etkisinde kalmaları ve yaşam biçimlerinin¸ kısmen duygu ve düşünce dünyalarının bunun tesiri altında kalması bir bakıma kaçınılmaz olmuştur.


Ancak yine de hanedan ailesinin fikrî ve manevî plânda¸ millî¸ tarihî ve kültürel değerler noktasında geleneksel değerlerine; hanedan geleneğine¸ kültürüne ve teamüllerine büyük ölçüde bağlı kaldıkları¸ hassasiyetle yaşatmaya ve muhafaza etmeye çalıştıkları inancındayım. Bunu¸ Osmanlı tarihine¸ padişahlara¸ millî-tarihî haysiyetlerine ve hâsılı yeni devlet ve rejim tarafından uzun yıllar gadre uğratılmalarına¸ yalnızlığa¸ sahipsizliğe¸ sefalet ve zorluklara mahkûm edilmelerine¸ evet her şeye rağmen Türkiye'ye¸ memleketlerine ve Türk insanına aşk derecesinde büyük bir sevgi¸ hürmet¸ alaka¸ sadakat ve tutku beslemelerinden de anlamak mümkündür.



II. Abdülhamid Dönemi ve Sonrasında Sarayın Durumu


Sultan II. Abdülhamid sonrası yıllar Osmanlı için umumi anlamda felaket ve çöküş yılları idi. İttihat ve Terakki'nin iktidarı ve devleti ele geçirme hırs ve hevesi ile devlet ve memleketin dirlik ve düzenini alt üst ettikleri¸ tozu dumana kattıkları¸ toplumsal barış¸ huzur ve ahengi bozdukları yıllardı. Öyle ki¸ Balkan faciası bile İttihatçıları dizginlemeye yetmemişti. Yaşanan kıyameti andıran hercümerçten saray da nasibine düşeni almıştı. Bu dönemde saray¸ devlet ve yönetim üzerindeki etkisini ve gücünü gitgide kaybeden¸ kabuğuna çekilip dış dünyaya kapanan bir görüntü çizmeye başladı. Bunda¸ Sultan Reşad'ın¸ İttihatçılar karşısında aciz ve etkisiz kalması da rol oynadı. Ama yine de tüm olumsuzluklara rağmen sarayın kendine has gündelik hayatı tüm canlılığı¸ renkliliği ve dinamizmiyle kendi mecrasında akmaya devam etti. Bilhassa Ramazan ayları¸ dinî bayramlar¸ cüluslar¸ elçileri ve devlet başkanlarını kabul günleri sarayın en faal¸ en huzurlu ve en neşeli zaman dilimleri olmaya bu dönemde de devam etti. Saray halkı ve görevlilerinin birbirleri arasındaki münasebetleri; padişah¸ kadınefendiler¸ valide sultanlar¸ şehzadeler ve diğer hanedan ailesi ile ilişkileri normal seyrinde¸ saray kuralları ve adab-ı muaşereti çerçevesinde sürüp gitti. Padişahlar saray personeli ile yakından ilgilendiler¸ her şeye rağmen buradaki huzur ve düzenin devamı yönünde yoğun bir gayret gösterdiler. Misal vermek gerekirse Sultan Reşad'ın saray görevlilerinin dindar mizaca sahip insanlardan seçilmesine önem verdiği¸ namaz ve sair ibadetlerini aksatmamaları yönünde titizlik göstermeleri yönünde sık sık uyarı ve istekte bulunduğu kaynaklarda zikredilir.


Saray teşkilatı 1915-1924 arasında da klasik dönemdeki yapısını ve hususiyetlerini büyük ölçüde korumuş ve devam ettirmiştir. 19. yüzyıla kadar saray¸ yani Topkapı Sarayı¸ padişahların; haremleri¸ akrabaları ve yakın hizmetkârları ile birlikte özel hayatlarını sürdürdüğü ve devlet yönetiminde merkezi konumunu koruduğu bir kurum olarak varlığını devam ettirmiştir. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde¸ idarî ve hukukî alandaki bazı düzenlemelerle saray¸ yönetimdeki etkisini ve gücünü kaybetmeye başladı. Aynı dönemlerde zaten Topkapı Sarayı'nın yerini Dolmabahçe¸ Yıldız¸ Çırağan ve Beylerbeyi gibi saraylar aldı. Padişahlar¸ harem ve saray teşkilatı önemli ölçüde buralara kaydı. Fakat özü¸ esası ve teşkilat yapısı ile saray¸ bütün birimleri¸ kuralları ve teamülleri ile varlığını muhafaza etmeyi başardı.


Osmanlı'nın sözünü ettiğimiz son dönemi¸ yıkılış sürecinde de saray teşkilat¸ teşrifat¸ protokol¸ nezaket ve muaşeret kural ve kaideleri özetlemeye çalıştığım sınırlar ve özellikler dâhilinde tüm teferruat ve ihtişamı ile devam ediyordu. Yerine göre tüm külfeti ve masrafı ile devlet¸ padişahlar ve saray görevlileri buradaki düzen ve işleyişi göğüslüyorlardı. Zira devletin bilhassa dış dünyaya ve yanı sıra kendi halkına karşı güç¸ itibar ve saygınlığını ispatladığı/sergilediği vazgeçilmez teşkilat ve teamüllerden biri de saraydı.


Cumhuriyetin ilk yıllarında saltanat ve halifeliğin lağvedilmesi ve ardından hanedanın yurt dışına sürgün edilmesi sürecinde¸ saray personelinin hatırı sayılır bir kısmı¸ başta Sultan Vahdeddin ve Halife Abdülmecid olmak üzere padişah¸ halife¸ yakınları ve diğer hanedan üyeleri ile birlikte hareket etmiş¸ aynı kaderi ve çileli akıbeti paylaşmışlardır. Hanedan mensuplarıyla birlikte Avrupa'nın değişik şehirlerine¸ bilhassa Fransa¸ İtalya¸ İngiltere ve Almanya gibi ülkelere yerleştiler. Son padişah¸ son halife ve Osmanlı Hanedanı nasıl bir yaşantı sürmüş¸ gurbette hangi acı¸ ıstırap ve sefaletlere maruz kalmışlarsa¸ saray görevlileri de aynı zorlu hayat mücadelesine girişmişlerdir. Bunların bazıları hayatlarını Avrupa'da tamamlarken¸ epeyce bir kısmı da sonraki yıllarda Türkiye'ye geri dönerek kalan hayatlarını vatanlarında sürdürüp noktaladılar. Hanedan üyeleriyle birlikte yurt dışına çıkamayıp ülkede kalanların ise¸ saltanat ve hilafetin ilga edilmesinin ardından resmî görevlerine son verildi. Bir bölümü çeşitli devlet kademelerinde görev yapmaya veya serbest meslek sahibi olarak varlıklarını sürdürmeye devam ettiler.1


 


Kaynaklar


1. Bkz. İsmail Çolak¸ Cumhuriyetin Gizli Tarihi¸ 2.Kitap¸ İstanbul¸ 2013/2014¸ Gül Nesli Yayınları; Osmanlı'nın Gizli Tarihi¸ Yenilenmiş 12. Baskı¸ İstanbul¸ 2013¸ Nesil Yayınları; Son İmparator: Abdülhamid'in Gizemli Dünyası¸ 8. Baskı¸ İstanbul¸ 2014¸ Nesil Yayınları; Son Osmanlı Vahdeddin¸ 5. Baskı¸ İstanbul¸ 2011; Kadir Mısıroğlu¸ Osmanoğullarının Dramı¸ İstanbul¸ 1990; Murat Bardakçı¸ Son Osmanlılar¸ İstanbul¸ 1992; Şahbaba¸ İstanbul¸ 1998.

Sayfayı Paylaş