DERVİŞ OLMAK DERVİŞÇE YAŞAMAK

Somuncu Baba

"Müridin mürşidde¸ dervişin pîrde fâni olması gerekir. Müridin kendi şahsî irâde ve arzularını yok edip yerine mürşidinin irade ve arzusunu koyması gerekir. Mürşidde fâni olmak¸ Allah'ta fâni olmanın mukaddimesi ve başlangıcıdır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi¸ fenâ "yokluktur"


Tasavvuf denilince¸ mürşid ve derviş kelimeleri de hemen akla gelen kavramlardır. İslâm'ı daha iyi yaşamak¸ maddenin esiri olmaktan kurtulup¸ elde ettiğimiz dünyevî varlıkları Hak yolunda ve meşru alanlarda sarf edebilmek¸ ailemiz başta olmak üzere¸ komşularımızla¸ dostlarımızla¸ iş ortaklarımızla¸ mesâî arkadaşlarımızla iyi ve hoş geçinebilmek¸ velhâsıl Rabb'imizin hoşnûd olacağı bir Müslüman olmak hepimizin arzu ettiği bir hayat tarzıdır. Bunun için ilmiyle âmil¸ hâliyle müessir olan büyüklerimiz¸ kendisine intisap edenleri¸ muhiblerini¸ sevenlerini böyle bir hayata yönlendirmek için nasîhatler etmektedirler. Sözle¸ kisveyle¸ malla mülkle değil¸ amelle¸ gönülle¸ aza kanâatle¸ belki de yoklukla iyi bir Müslüman olunacağını söylemekte; sözlerimizin ve özlerimizin doğru ve dürüst¸ amellerimizin ve faâliyetlerimizin makbûl olmasını salık vermektedirler.


Kısacası mürşidler müridlerine¸ dervişlerine böyle bir hayat tarzını öğütlerler. Tabiidir ki bu durum dünyadan tamamen el etek çekmeyi¸ fakr u zarûret içinde pejmürde bir hayat yaşamayı gerektirmez. Bu tavsiyeler sûreten değil¸ sîreten; şeklen değil¸ ahlak ve edebiyle güzel olmayı¸ meşru yollardan elde etmeyi¸ güzel yaşamayı özendirmektedir; dünyaya ve dünyalıklara esir olmamayı tavsiye etmektedir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)'nin Dîvân'ında derviş olmak/dervişçe yaşamak nasıl olmalıdır¸ izaha çalışalım:


Dervişin yastığı katı taş gerek


Yediği eleksiz arpa aş gerek


Yolda yalın ayak açık baş gerek


Menzil-i maksûda erem der ise1


Derviş olan kişiler eğer arzu ettikleri mânevî makamlara/Cenab-ı Allah'a ulaşmak¸ Cenâb-ı Hakk'ın rızâsına kavuşmak istiyorlarsa bazı sıkıntılara katlanmalıdırlar. Çileler çekmelidirler. Hatta bunların yastığı sert taş¸ yedikleri de elenmemiş arpa unundan ekmek ve aş olabilir. Aç ve açıkta kalabilirler. Hayatta yalın ayak¸ baş açık bile kalsalar şikâyet etmemelidirler. Cenab-ı Allah'tan ne gelirse şükretmelidirler.


Tasavvufî kaynaklarda Osmanlı Türkçesiyle ‘derviş' kelimesi dal¸ ra¸ vav ve şın harfleriyle yazılır. Derviş kelimesinin izahı¸ açılımı ise şu şekildedir:


“Dal”: Dünya işlerinden uzak kalma¸ madde¸ para peşinde hırsla koşmama¸ verilen rızka razı olmadır.


“Ra”: Riyakâr olmama yani tüm iş ve davranışlarda içinin dışına uyması.


“Vav”: Vird sahibi olma. Her hâl ve anda Allah'ı anma¸ onunla beraber olma. El helal kârda iken gönül yârda olmalıdır. Abdülhalik Gucdevanî Hazretleri (k.s.): “Halktan ağırlığı kaldırmak gerek¸ bu da ancak helal kazançla olur!” buyurmuşlardır. Hacegan yolunda el¸ helâl kârda; gönül ise doğrudan doğruya yârdadır.


“Şın”: Şirk koşmamak¸ Allah'a ortak koşmamak gerekir. Nefse uyarak hareket etmemek şarttır.


Manevî Terbiye


Osman Hulûsi Efendi (k.s.)¸ bizlere insanın bir mürşid-i kâmilin ta'lim ve terbiyesine girmesi gerektiğini¸ gerçek dervişliğin bir mürşide intisap etmekte olduğunu¸ ayrıca bir pîre uymanın¸ tâbi olmanın candan ve samimî olması gerektiğini anlatmaktadır.


Manevî terbiye için sık sık ziyaretine gidilip sohbetlerinden ve tavsiyelerinden istifade edilen mürşid-i kâmiller¸ etrafına ışıklar saçan¸ sevenlerine kucak açan manevî önderlerdir. Mürşid ziyaretine gitmenin önemine işaret eden İhramcızâde İsmail Hakkı (k.s.) Efendi¸ bu ziyaret maksadıyla yola çıkıldığında başka bütün niyetlerin bırakılmasını¸ yalnızca hâlis bir niyetle Allah rızası için mürşidin ziyaretine gidilmesini tavsiye ederlerdi. Bir kez Gürün'den buğday satmak için Sivas'a gelen bir çiftçinin¸ buğdayı sattıktan sonra¸ İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi (k.s.)'yi ziyarete gelmesiyle o kişiye şu soruyu sorarlar: “Gardaşım¸ buraya geliş sebebiniz nedir?” O kişi cevap verir: “Ziyaretinize geldim efendim.” İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi (k.s.) tekrar sorar: “Allah'ını seversen doğru söyle gardaşım¸ Sivas'a ne için geldiniz?” Bu defa o kişi¸ buğday satmak için geldiğini¸ bu arada kendisini de ziyaret ettiğini söyleyince; “Gardaşım¸ herkes yolculuğunun niyetince sevap alır.” buyurmuşlardır. Buradan da anlaşılıyor ki Allah rızası için ziyaret maksadı ile yola çıkıldığında¸ niyet edildiği şekilde davranılarak maksuda erişebilmek gerekmektedir.


Yoklukta yürüyüp yüzü hâk ola


Su gibi eriyip özü pâk ola


Derd ile sînesi çâk ü çâk ola


Cemâl-i dil-beri görem der ise


Derviş olanlar¸ sevgilinin güzelliğini yani Cemâlullâh'ı görmeyi diliyorlarsa¸ yokluk içinde yaşasalar dahi özleri su gibi temiz¸ yüzleri toprak gibi yumuşak¸ özleri de tertemizolmalıdır. Gönülleri de Allah aşkıyla yanıp onun derdi ile dopdolu ve bu dert ile pâre pâre olmalıdır.


Osman Hulûsi Efendi misafir olduğu bir evden çıkarken hizmet eden bir arkadaş¸ ayakkabılarını kapının eşikliğinin üzerine koyar. Ayakkabıyı kapının eşikliğinde görünce¸ eğilerek ayakkabıyı alıp¸ dışarı koyar. Ayakkabısını giyerken de hizmet eden arkadaşa hitaben buyurur ki: “Eşiklik demek derviş demektir¸ onun için biz eşikliğe basamayız.”2 Bu kelam onun insana¸ tasavvufa¸ ihvana olan sevgi ve muhabbetinin bir işaretidir.


Fâni Olmak


Müridin mürşidde¸ dervişin pîrde fâni olması gerekir. Müridin kendi şahsî irâde ve arzularını yok edip yerine mürşidinin irade ve arzusunu koyması gerekir. Mürşidde fâni olmak¸ Allah'ta fâni olmanın mukaddimesi ve başlangıcıdır.3 Yukarıda da bahsettiğimiz gibi¸ fenâ “yokluktur”. Yokluk; ulu bir şehir… Dâhil olan maneviyat yolcusunu Allah'ın diyarına ulaştıran ve seyr âlemine taşıyan vasıtaların bulunduğu¸ etrafı sabır bağlarıyla süslü¸ tevekkül ve rıza taşlarıyla imar edilmiş¸ zillet ve yardımlaşma sahalarıyla zinetlendirilmiş ulu şehir… Fenâ; evvelinde ihvan-ı kiramdan başlayıp¸ mürşid-i kâmilde şekillenip¸ Rasûl-i Kibriyâ'ya intikal eder¸ oradan da Cenab-ı Hakk'a vâsıl olur.


Boyun vere her zahmete katlana


Sabır ede her acıya tatlana


Mihnet çeke yaya iken atlana


Hakîkat güllerin derem der ise


Hakikat güllerini devşirmek isteyen dervişler ayrıca her sıkıntıya göğüs gerip her zahmete katlanmalı; sabrederek her acıyı bal eylemelidirler. Ola ki çektikleri sıkıntılara sabrede ede gün olur güzelliklere kavuşurlar. Gül ile vuslatın mutluluğunu yaşarlar.


Ahmet Şemseddin Ateş Ağabey anlatıyor: “Bir gün evde ailece oturduğumuz bir zamanda¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri¸ ağabeyim Kemal Efendi'yi¸ beni ve Hamideddin Efendi'yi yanına çağırdı ve şöyle buyurdu: ‘Evlatlarım¸ derviş insanın dünyalık bir şeyi olmaz. Kitaplarımdan başka sizlere bırakacak bir mirasım yok. Kütüphanemin anahtarından üç tane yaptırdım. İşte sizlere irfan hazinelerinin anahtarlarını bırakıyorum. Kitapları okuyup sahip çıkın. Ölüm her an için hazırdır.' dedi¸ o anda bizler çok duygulandık¸ gözyaşlarımızı tutamadık.”4


Osman Hulûsi Efendi¸ “Eğer ki dervişlik okuma ile olsaydı¸ piyasada birçok tasavvuf kitapları var; bir tasavvuf kitabı alır¸ okur¸ derviş olurduk. Fakat öyle değil. Bizim yolumuz görerek¸ yaşanarak öğrenilir. Bir gün Hz. Ali Efendimiz (r.a.)'in hilafeti zamanında¸ Hz. Ali Efendimiz (r.a.) Mescid-i Nebevi'de sahabeyle beraber sohbet ederlerken¸ Hasan-ı Basri (k.s.) mescidin kapısına gelir; fakat içeri girmeden geri döner. Hz. Ali Efendimiz (r.a.) onun geldiğini hisseder¸ hemen peşinden çağırır: ‘Ya Hasan¸ bir şey mi vardı; neden geri döndün?' deyince¸ Hasan-ı Basri (k.s.): ‘Ya Ali¸ sohbetinizi bozmak istemedim.' der. Hz. Ali (r.a.): ‘Ya Hasan¸ ne için gelmiştin?' deyince; Hasan-ı Basrî (k.s.): ‘Ya Ali (r.a)¸ siz Rasûlullah (s.a.v.)'ın abdest aldığını gördünüz¸ lütfen siz bir abdest alın¸ ben de sizden göreyim.' der. Hemen bir kırba su getirirler¸ Hz. Ali Efendimiz (r.a.) orada abdest alır¸ o da görür. Bizim yolumuz görerek¸ Pirler vasıtasıyla günümüze kadar geldi. Bozulmadan¸ sahih ellerde kıyamete kadar gidecek.” diye buyururlar.5


Tarihten Tablolar


Osman Hulûsi Efendi (k.s.) bir sohbette: “Oğul¸ Moğol istilasında¸ Moğollar bir İslâm büyüğünü esir almışlar. Onu tanıyanlardan birisi: ‘Bu zatı bırakın¸ size yüz altın vereyim.' demiş. Yaşlı zat¸ askerlere: ‘Beni satmayın¸ ben İslâm'ın ulusuyum¸ size daha fazla para verenler olur.' demiş. Askerler de bu söz üzerine satmamışlar. Bir hayli yer gezmişler; fakat kimse talip olmamış. Bir yere varmışlar¸ orada birisi gelmiş: ‘Bu zatı satıyor musunuz¸ bunu ben alayım.' demiş. Askerler de: ‘Bu zata yüz altın verdiler vermedik¸ fazlasını verirsen sana satalım.' demişler. O zat da: ‘Bu kimse bu kadar para etmez¸ bunun değeri bir torba saman eder. Eğer bir torba samanla değişirseniz¸ bunu ben alayım.' deyince¸ yaşlı zat askerlere: ‘Ben değerimi şimdi buldum¸ buna satın.' deyince¸ askerler hiddetlenmiş¸ ‘Sen bizimle alay mı ediyorsun¸ yüz altına verecektik verdirmedin.' diye kargı ile karnına vurunca ihtiyarı şehit etmişler. Oğul¸ o anda Gayretullah'a dokunmuş. O beldenin halkı galeyana gelmiş¸ Moğol askerlerini öldürmüşler¸ istiladan kurtulmuşlar.” diye buyurdular.


Timur¸ ordusuyla birlikte Nakşî dergâhının önünden geçiyordu. Dergâhta dervişler temizlik yapıyor¸ halıları çırpıyorlardı. Ordunun geldiğini sonra haber alan dervişler¸ çok heyecanlanmış ve telaşlanmışlardı. Timur¸ çok sert ve celalli bir yapıya sahipti. Dervişler bu durumdan dolayı özürlerini beyan ettiler. Timur ise şu şekilde davrandı: Ordusuna silahlarını yere bırakıp bulundukları yere oturmalarını emretti ve “Halılarınızı çırpmaya devam edin; zira Nakşî dergâhının dervişlerinin sohbet ettikleri yerde¸ ayak bastıkları mekânda oluşan tozlar benim askerlerimin üzerine geldikçe benim orduma yenilgi olmaz.” dedi.


Dervîş olan âgâh olur


Her kârı zikru'llâh olur


Hep cümle varından geçer


Vâsıl-ı ille'llâh olur6


Derviş olan; bilgili¸ uyanık ve her şeyden haberli olur; her an¸ her vakit¸ her yerde ve mekânda Allah'ı anar¸ O'nunla birlikte olur. Her zaman Cenab-ı Allah'la birlikte olduğu için kendi benliğinden¸ varlığından sıyrılıp arınır. Yüce Mevlâ ile olmanın huzurunu yakalar. Cenab-ı Hakk'a erişir¸ O'na kavuşarak vuslata erer. Her lahza O'nun huzurunda¸ O'nunla bir olmanın neşesini yakalar ve yaşar.


 


Kaynaklar


1. Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz)¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul 2006¸ s. 223.


2. SBAKM Arşivi¸ Röportajlar Dosyası¸ nr. 9/24.


3. Süleyman Uludağ¸ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü¸ s¸ 188-189.


4. HHA Aile Arşivinden.


5. SBAKM Arşivi¸ Röportajlar Dosyası¸ nr. 9/36.


6. Bkz. Somuncu Baba Dergisi Sayı 114 Nisan 2010¸ ss10-11.

Sayfayı Paylaş