OSMANLI'NIN HİROŞİMA'SI: ÇANAKKALE

Somuncu Baba

"Çanakkale'de milletimiz tarih sahnesinden silinmek¸ yok edilmek istendi; Hiroşima'da ise Japon milleti… Çanakkale¸ milletçe bizim yeniden doğup ispat-ı vücut ettiğimiz ve millet olma bilincini ve melekesini kazandığımız bir "diriliş yeri" olurken Hiroşima da Japonların yeniden doğup ayağa kalktığı ve bugünkü ‘Japon mucizesinin' temelini attığı başlangıç noktası oldu. "


Çanakkale neden Hiroşima'ya benzetilebilir? Çünkü her ikisinde de büyük kayıplar ve acılar yaşandı; bugün hâlâ izleri ve etkileri devam ediyor. 6-9 Ağustos 1945'te Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan iki atom bombasıyla toplam 360 bin insan hayatını kaybetti¸ on binlercesi de kalıcı yaralar aldı veya sakat kaldı. Şubat 1915'te başlayıp Ocak 1916'ya kadar süren¸ tarihimizin en kanlı ve zorlu savaşı Çanakkale'de bizim toplam kaybımız ise 250 binden fazla.


Çanakkale'de milletimiz tarih sahnesinden silinmek¸ yok edilmek istendi; Hiroşima'da ise Japon milleti… Çanakkale¸ milletçe bizim yeniden doğup ispat-ı vücut ettiğimiz ve millet olma bilincini ve melekesini kazandığımız bir “diriliş yeri” olurken Hiroşima da Japonların yeniden doğup ayağa kalktığı ve bugünkü ‘Japon mucizesinin' temelini attığı başlangıç noktası oldu.


Fakat iki benzetme veya karşılaştırmanın birbirinden ayrıldığı bana göre iki temel nokta var: Hiroşima'dan sonra Japonların geldiği nokta belli¸ Çanakkale'den sonra bizim geldiğimiz nokta ortada… Japonlar Hiroşima'dan gerekli ibreti ve dersi fazlasıyla almış¸ bugün her anlamda zirveyi yakalamış; biz ise bugün içinde bulunduğumuz hâl ve geldiğimiz gelişmişlik ve kalkınmışlık düzeyini dikkate aldığımızda demek ki Çanakkale'den gerekli dersi alamamışız ve hâlâ emekleme ya da yerinde sayma safhasındayız!


Diğer bir temel farklılık ise şu: Japonlar¸ Hiroşima'dan gerekli millî-manevî ruhu ve tarih şuurunu çıkarmış¸ bu şuuru eğitimin ve tarih derslerinin merkezine yerleştirmiş iken biz ise hâlâ büyük bir hasret ve özlemle “Çanakkale Ruhu'nu” arıyoruz; üstelik eğitimimizde ve tarih derslerinde Çanakkale merkezî ve ağırlıklı bir konuma henüz sahip değil.


Bizim de Çanakkale'miz Var!


Dilerseniz buraya kadar bahsini ettiğim hususları ibret verici bir hatıra ile biraz daha açmaya çalışayım:


Bir dönem¸ Türkiye'deki eğitimi görmek amacıyla ziyarete gelen Japon yetkililerinden biri Türk yöneticilere:


-Biz çocuklarımızı¸ atom bombasının atıldığı Nagazaki ve Hiroşima'ya götürürüz ve “Bakınız¸ eğer çalışmazsanız ülkemiz bu hâle gelir. Yok¸ eğer çalışırsanız mevcut durumumuzdan daha iyi oluruz.” diyerek gençlerimize hem tarih şuuru hem de ideal veririz¸ der.


Oradaki Türk idareci ise:


-Bizim Nagazaki ve Hiroşima'mız yok ki¸ cevabını verince Japon yetkili şaşırır ve şu ibretli sözü söyler:


-Sizin de Çanakkale'niz var ya!


Çanakkale'ye Atom Bombası Atıldı!


İngiliz Deniz Bakanı Churchill¸ Çanakkale'de hedeflenen başarıya bir türlü ulaşamadıklarını görünce Avam Kamarası'nda Osmanlı askerlerinin zehirli gazla yok edilmesini teklif etmekten çekinmemiş ve Vandalizm'in tarihine mühim bir çentik atmıştır.


Teklifine hümanizm namına karşı çıkanlara şu sadist ruhla cevap vermiştir: “Biz insanları zehirlemeyeceğiz ki! Siz Türkleri insandan mı sayıyorsunuz? Onlar¸ köpek ve domuz gibi ancak hayvan sayılabilir!”


Churchill'in talimatıyla hareket eden İngilizlerin Çanakkale'de kimyasal silah kullandıklarını¸ Savunma Bakanlığı'nın yayınladığı “Cepheden Mektuplar” adlı eserde geçen¸ Tanin Gazetesi yazarı Cemil Hakkı'nın Ocak 1916'da cephede edindiği şu izlenim ispatlamıştır:


“Bu ateş sahasının ve siperlerimizin çoğunluğunda koyu paslı sarı¸ yeşilimsi geniş lekelere tesadüf olunuyor. Bunlar¸ düşmanın attığı boğucu gazlı mermilerden meydana gelmiştir. İngilizleri medenî harpten uzaklaştıran bu kimyasal gazı kullanmaları¸ belki tabiatlarından belki de âcizlik neticesidir.”


Bu öylesine uğursuz ve amansız bir taarruzdu ki¸ 259 günlük savaş süresince¸ metrekareye 6 bin mermi isabet etmiş; 231 gemi ve 1155 top¸ ağaçları¸ dağları ve taşları cehennem yerine çevirmişti. O kadar ki¸ toplam kaybımız¸ yaralı¸ hasta ve şehit olmak üzere 252.300'ü bulmuştu. Savaştan sonra devletin yetim ve kimsesiz şehit çocukları için açtığı Darüleytamların (Yetimhaneler) mevcudu¸ 16 bini aşmıştı. Şu hâlde Çanakkale¸ Osmanlı'nın Hiroşima'sı değildi de ya neydi?


Büyük Kayıp ve Kaht-ı Rical


Çanakkale Savaşı'nda milletimizin yaptığı en büyük fedakârlıklardan biri de geleceğin aydın¸ ilim adamı¸ din adamı (âlim) ve yönetici zümresini teşkil edecek olan havas tabakayı feda etmek oldu. Kesin olmayan rakamlara göre¸ o günün şartlarında ülkenin “beyin takımını” oluşturan 10 binden fazla öğretmen¸ öğrenci¸ mülkiyeli¸ tıbbiyeli ve diğer eğitimli-okumuş yüksek tahsilli kesim kaybedildi. Şehitlerin 70 bin kadarı rüştiye mezunu¸ 50 bin kadarı da medreseliydi.


Birinci Dünya Savaşı¸ özellikle de Çanakkale Savaşı¸ Osmanlı'da (Türkiye'de) eğitimli/nitelikli genç nüfusun giderek erimesine yol açtı. Mesela Denizli örneğinde şehitlerin yaş gruplarına göre dağılımını incelendiğimizde bunu açıkça görürüz:


Şehitlerin % 26'sı 16-25 yaş aralığında; yani her 4 kişiden biri 25 yaşın altında. 26-30 yaş grubuna girenlerin oranı ise % 35. 30 yaşın altında olanların toplam oranı ise % 51. Yani her iki şehitten biri 30 yaşın altında. 35 yaş altındaki şehitlerin toplam şehitlere oranı ise % 83.


İstanbul¸ Çanakkale ve çevre illerdeki birçok seçkin lisenin yanı sıra Darülfünun'da (İstanbul Üniversitesi) eğitime ara verildi ve okullar 1 yıl boyunca kapalı kaldı. Liselerde 1900 doğumlular dahi mecburiyetten askere alındı. Askere alınma yaşı 15'e kadar düştü.


O yıl ve ertesi yıl çoğu okul mezun veremedi. Zira büyük ekseriyeti şehit düştü ya da gazi oldu. Diplomalarını şehitlik beratı olarak Cennet-i Âlâ'da aldılar. Bir hilal uğruna¸ din¸ vatan ve milletin selameti adına nice genç fidanlar¸ nice kınalı kuzular kendilerini feda ettiler!


İngilizler¸ şehit olan gençlerimizi¸ “çiçeğin tomurcuğuna ve vakti gelmeden solan gül goncası”na benzetmişlerdi. İngiliz generali Aspinall-Oglander bu acı gerçeğe şöyle işaret etmişti:


“Gelibolu'daki kanlı muharebeler¸ Türk ordusunun çiçeğini bitirmiştir. Çanakkale'de biz Türk milletinin okumuş aydın kesimini imha ettik ve Türkiye'nin geleceğini aldık.”


Çanakkale Savaşı'ndaki bu münevver (aydın)¸ din adamı ve subay kıyımı¸ günümüze kadar uzayıp gelen bir kaht-ı ricalin (adam kıtlığının) ortaya çıkmasına yol açtı. Türkiye hâlâ bunun sancı ve sıkıntısını çekmeye devam etmektedir.


Neden Ağır Kayıp Verdik?


Kara harekâtı esnasında Osmanlı Ordusu¸ tarihte hiçbir savaşta olmadığı kadar ağır kayıplar verdi. Bunun iki temel sebebi vardı:


Birincisi¸ düşman ordusunun her türlü maddî-askerî imkâna ve çağının en gelişmiş silah gücüne sahip olması; bizimse tam aksine siperlerimizin¸ silahlarımızın ve maddî imkânlarımızın düşmanla orantısız bir şekilde zayıf ve yetersiz kalmamızdı. Dolayısıyla düşmanın ölüm yağdıran silahlarına karşı insan gücüyle ve mübarek şehitlerimizin bedenlerinden siperler ve kaleler örerek savaşmak zorunda kaldık. Bu da¸ asker kaybımızın normalden çok fazla olmasına yol açtı.


Kayıplarımızın yüksek olmasının ikinci temel sebebi de; Cephe Komutanı General Liman von Sanders ile Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın birliklerimizi yersiz¸ tedbirsiz ve yanlış bir şekilde gereğinden fazla saldırıya geçirmeleriydi. Savunmada kalıp saldırıyı kırmamız¸ gücümüzü buna harcamamız gerekirken; sık sık karşı saldırıya geçmemiz ve bunlarda başarısız olmamız¸ normalin çok üzerinde kayıplar vermemize sebep oldu. Zaten Sanders Paşa¸ ileride yazacağı “Türkiye'de Beş Yıl” isimli hatıra kitabında¸ bu hatayı kabul ve itiraf edecekti.


Konuyla ilgili¸ Çanakkale gazilerimizden İsmail Ufki'nin şu anısı¸ komuta kademesinin yaptığı taktik hataya parmak basması açısından oldukça önemlidir:


“Bir ara cepheye¸ (Sultan Abdülaziz'in oğlu) Veliaht Yusuf İzzeddin Efendi geldi ve gezdi. Bizi teftiş etti. Enver Paşa da oradaydı. Enver Paşa'ya; “Bu kadar askeri niçin kırdırıyorsunuz? Savunma yapacağınıza niçin taarruz yaptırıyorsunuz?” diye çıkıştı. Enver Paşa tabancasını çekip¸ Yusuf İzzeddin Efendi'nin ayaklarına doğru ateş etti. Veliaht da dönüp¸ İstanbul'a gitti.”1


Kaynaklar



1. Cepheden Mektuplar¸ Milli Savunma Bakanlığı Yayınları¸ Hazırlayanlar: Hülya Yarar¸ Mustafa Delialioğlu¸ Ankara 1999; Veysi Akın¸ Çanakkale Savaşı'nda 11. Piyade Tümeni ve Denizlili Şehitler¸ Uluslararası Çanakkale Kongresi¸ 17-18-19 Mart 2006¸ İstanbul; İsmail Bilgin¸ “Çanakkale'de Rakamların Dili¸” Tarih ve Düşünce Dergisi¸ Şubat 2004 Sayısı; Şerif Mardin¸ Türkiye'de Toplum ve Siyaset¸ Haz: M. Türköne¸ T. Önder¸ İstanbul 1991; Nuri Köstüklü¸ “77. Yıldönümünde Çanakkale Zaferi ve Düşündürdükleri”¸ Konya¸ 1992¸ Konferans Metni; Cihat Göktepe¸ “Birinci Dünya Harbinde Şehit Olan Askerler Hakkında Bazı Değerlendirmeler (Konya Örneğine Göre)”¸ Türk Dünyası Araştırmaları¸ Aralık 2000¸ Sayı: 129; Hayat Tarih Mecmuası¸ Kasım 1976¸ Sayı: 11; Fazıl Yazıcı¸ Çanakkale'nin Bilinmezleri¸ İstanbul 2010¸ s.131. Ayrıntılı malumat için bkz. İsmail Çolak¸ Okuldan Çanakkale'ye¸ Genişletilmiş 5. Baskı¸ İstanbul 2015¸ Nesil Yayınları.

Sayfayı Paylaş