GÜNCELLİĞİNİ KAYBETMEYEN FİKİRLERİYLE SULTAN II. ABDÜLHAMİD

Somuncu Baba


Sultan II. Abdülhamid Han¸ eserleri¸ hizmetleri¸ projeleri¸ politikaları ve ilginç düşünceleri ile ilgi odağı olmaya devam etmektedir. Yaşayan bir siyasi lider gibi günümüz Türkiye'sinde gündem oluşturmakta ve güncel kalmayı başarmaktadır.


Gizemli âlemine nüfuz ettikçe¸ şahsına saldırıların çamuru tarih ilminin şahadeti dâhilinde temizlendikçe¸ ortaya şaşırtıcı ve ezber bozucu ölçülerde bambaşka bir Abdülhamid portresi çıkmaktadır. Abdülhamid¸ bugün ufku¸ vizyonu¸ hayalleri¸ projeleri ve yenilikleri ile Türkiye'nin bugününe ve yarınına ışık tutmayı sürdürmektedir.


Bu anlamda¸ Nesil Yayınları'ndan çıkan “Son İmparator: Abdülhamid Han'ın Gizemli Dünyası” kitabımızın Sultan Abdülhamid'i yeniden okumak¸ düşünmek ve keşfetmek noktasında ufuk açıcı bir keyfiyete sahip olduğu¸ okuyup inceleyenlerin malumu ve ortak kanaatidir.


Kitabımızda yer verdiğimiz şu hem orijinal hem de dikkat çekici fikir ve değerlendirmeleriyle Sultan Abdülhamid'in hâlâ gündem tayin edip etmediğine¸ aktüalitesini koruyup korumadığına¸ zamanı aşan geniş bir ufka ve vizyona sahip olup olmadığına varın siz karar verin.


Bizi Yükselten Din Aşkımız


Avrupalıların vatanları için duydukları hissi¸ biz dinimiz için duymaktayız. Düşmanlarımız buna taassup diyorlar. Müslümanlar dinleriyle hakikaten iftihar edebilirler. Mü'minlerin ateşli aşk ile bağlı oldukları Hazret-i Muhammed (s.a.v.)'in getirdiği din¸ insanlar arasındaki müsavata (eşitliğe) inanan¸ zayıfları koruyan¸ iyiliğe kıymet veren¸ kanunlara hürmeti emreden bir dindir. Dogmatik (değişmez) fikirleri¸ sembolleri¸ batıl (geçersiz) itikatları (inanışları) kabul etmez. Bizi yükselten¸ dinimize karşı duyduğumuz büyük aşktır.


Milliyetçilik mi İman Birliği mi?


İman birliği bizi büyük bir ailenin fertleri gibi birbirimize yaklaştırır. Bu sebeple¸ hepimizin Müslüman olduğumuzu bilhassa belirtmekte fayda vardır. Çünkü devletin sosyal bünyesi ve politikasının esası din üzerine kurulmuştur.


Maalesef İngilizler¸ zararlı propagandalarıyla imparatorluğumuzun birçok yerinde “millet¸ ırk” fikrinin tohumunu ekmeye muvaffak olmuşlardır. Fakat imparatorluğumuzda vatan fikri ilk planda gelmemeli. İman ve halife aşkı başta¸ anavatan sevgisi ikinci derecede olmalıdır.


Medeniyette Biz ve Avrupa


Avrupalılar¸ terakkiden¸ medeniyetten¸ kültürden bahsederler; fakat asıl acayip telakkilere (anlayışlara) sahip olan kendileridir. Tarih tetkik edilirse (incelenirse) Hıristiyanların mı¸ Müslümanların mı fikir seviyesinin daha yüksek olduğu anlaşılabilir. Tarafsız olan Avrupalılar¸ Ortaçağ'dan itibaren cengâverlerimizin erkekliğini¸ itidalini (dengeli)¸ kaba ve hain olamayacak kadar şövalye ruhlu olmalarını açıkça methederler.



Değişim ve Gelişmede “Kendi” Dinamiklerimiz


İnkişaf (gelişme)¸ haricî tesirlerle ve tazyik neticesinde olamaz; içimizden gelmeli¸ kendiliğinden¸ tabiî olmalı ve kendi yolunu takip etmelidir. Eğer bizde ıslahatlar kabul edilecekse¸ memleketin hakikî şartları göz önünde tutularak yapılmalıdır. Yani teferrüt etmiş (aşırıya kaçmış) birkaç idarecinin fikir seviyesi değil¸ halkın medeniyet seviyesi nazar-ı itibara alınmalıdır.


Avrupa'dan gelen her şeyi şüpheyle karşılayan¸ pek çok defa fermanlarımızı aldığı anda yakan ulema sınıfının aksülamelini (tepkisini) de hesaba katmak lazımdır. Islahat tatbikinde her adımı atmadan evvel zemini yoklayarak¸ yavaş yavaş hareket etmekte haklı olduğuma kaniyim.


Avrupa medeniyetinin en iyi taraflarını alıp Şark kültürüyle meczetmek (birleştirmek) suretiyle meydana gelecek ve olgunlaşacak yepyeni bir medeniyeti¸ bizde ancak müstakbel (gelecek) nesiller görebilecektir.


Avrupa memleketleri¸ yegâne kurtuluşun onların medeniyetini kabul etmekle mümkün olabileceğine dair garip bir kuruntu içindeler. Hâlbuki Müslüman Osmanlı kültürünün de¸ onlarınki kadar hükümran olmaya layık olduğunu pek çok ilim adamı kabul etmiştir.


İnkişaf tarzımızın Avrupa devletlerindekine benzemediği aşikârdır. Tabii şartlar dâhilinde içimizden gelmek suretiyle inkişaf etmeliyiz ve ancak pek lüzumlu hâllerde haricî tesirlerden istifade etmeliyiz.


Avrupa Hastalığı: İslâmiyet ve Terakki


Yüksek tabakadan olan gençleri uzun seneler için Avrupa'ya gönderip birçok masraf etmektense¸ her tabakadan talebe göndermek ve kısa zaman hariçte bırakmak çok daha faydalı olur. Kısa zamanda Avrupa medeniyetinin zehri daha az tesirli olur…


Avrupa'dan gelen yeni fikirler bizim için büyük bir felaket ve tehlike kaynağı teşkil etmektedir. Çünkü bu fikirler kalpleri ve zihinleri zehirliyor. Avrupa hastalığına tutulan gençlerimize acımamaya imkân yok. Bu gençler¸ vatandaşlarını ve dindaşlarını bedbin (karamsar¸ rahatsız) ve şüpheci edecekler.


İslâmiyet¸ terakkiye (gelişmeye) karşı değildir; ama hakiki değeri olan şeyler¸ hariçten aşı yapmak suretiyle muvaffak olamaz¸ içten ve tabii olmalıdır.


Türklerde Avarelik ve Bedbinlik


Havaîlik (istikrarsızlık¸ oynaklık¸ uçarılık) vasfı¸ halkımızın bütün tabakalarına yerleşmiş¸ adeta bir parçası hâline gelmiştir ve başımıza gelen bütün belaların sebebidir de denilebilir. Hiçbir şey yapmamayı saadet telakki edenler pek çoktur…


Memleketimizdeki ciddî insanlar¸ bilhassa hocalar ve din adamları¸ büyüme çağındaki nesillere tesir etmeli¸ gençleri tatlı fakat zararlı avarelikten (başıboşluk¸ işsizlik güçsüzlük) kurtarmalı¸ onları memleketleri ve dindaşları için çalışmaya teşvik etmelidirler. Tabiatımızdaki bu gevşekliği yenemezsek¸ Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtaramayız…


Sıkıntılarımızın kökü; Osmanlı erkeğinin hakiki bir kıymet ifade etmek üzere çalışmamasından ileri gelmektedir. Onun için mühim olan yaşamak¸ hayatın zevkini çıkarmaktır…


Bilhassa idareci sınıf¸ memurlar¸ askerler şifasız bir bedbinlik (karamsarlık¸ ümitsizlik) hastalığına tutulmuşlardır. Yaptığımız iyi işleri fark etmezler; gözlüklerinin karanlık camlarının arkasından her şeyi simsiyah görürler.


Bütün sefaletimize¸ büyük devletlerin bütün düşmanca hareketlerine ve birçok manilere (engellere) rağmen terakki etmekte olduğumuzu anlamak istemezler. Memleketimizdeki her şeyi küçümseyen¸ tenkit eden bu bedbin insanlar¸ terakkiye mani olan zayıflatıcı unsurlardır ve bunların mevcudiyeti en büyük bedbahtlığımızdır (talihsizliğimizdir).


İmparatorluğumuzun içinde bulunduğu hâli anlayabilseler¸ neticesiz tenkitlerden¸ zararlı olan ataletten (tembellikten) vazgeçip biraz daha nikbin (iyimser¸ umutlu) olurlar¸ müşterek vazife için çalışırlardı… Allah'a şükür¸ halkımız bu bedbinlik hastalığına tutulmuş değildir. Çünkü iyi bir Müslüman her zaman nikbindir.1


 


Kaynaklar


1. Bkz. Sultan Abdülhamid¸ Siyasi Hatıratım¸ İstanbul 1984; Son İmparator: Abdülhamid Han'ın Gizemli Dünyası¸ 4. bölüm¸ 8. baskı¸ İstanbul 2015¸ Nesil Yayınları.

Sayfayı Paylaş