ALLAH İÇİN MALDAN VEREBİLME, NEFSE HAKİMİYET, ZEKÂTIN VE ORUCUN HİKMETLERİ

Somuncu Baba

" Zekâtın Müslümanı günahlardan temizler. Hak Teâlâ'nın mukaddes zâtına mânen yakınlık peydâ eder. Fakirlerin ihtiyaçlarını azaltmaya çalışmakla onların kalplerini hoş edip¸ muhabbetlerini celbeder. Mal ve servetin bereketini temine muvaffak kılar."


Kelime olarak temizlemek anlamına gelen zekât¸ onu hakkıyla veren Müslüman'ın dünyasında birçok temizlik gerçekleştirmektedir. Zihnin cimrilikten temizlenmesi bunların başında gelir. Bu duyguyla insan “verememe” hastalığından kurtulur. Aynı zamanda “Allah için verebilme” erdemini elde eder. Aynı zamanda zekât¸ insanda mal ile oluşan “bencillik ve ben kazandım” duygusunu da temizler. Çünkü bu doğru bir anlayış değildir. Evet¸ malı kazanmak için çalışan insandır¸ fakat gerçekte kazanan o değildir. Öyle olsaydı her çalışanın zengin olacak kadar kazanması gerekirdi. İnsan çalışır¸ kazanmasını Allah takdîr eder. Onun için şöyle denilir: “Allah malı istediğine¸ ilmi ise isteyene verir.”


İslâm'ın beş temel esasından biri olan zekâtın pek çok hikmeti vardır. Bunların bir kısmını şöyle ifade edebiliriz:


Zekât¸ Müslüman'ı günahlardan temizler. Hak Teâlâ'nın mukaddes zâtına mânen yakınlık peydâ eder. Fakirlerin ihtiyaçlarını azaltmaya çalışmakla onların kalplerini hoş edip¸ muhabbetlerini celbeder. Mal ve servetin bereketini temine muvaffak kılar. Kalbi cimrilik hastalığından¸ dünyaya düşkünlük basitliğinden berî kılar. Bunun neticesinde de insan¸ cömertlik ve kerem ile ilâhi muhabbet ile¸ yaratılmışlara şefkat ve merhamet hissiyle dolu olmuş olur.


Zekât¸ nimetin bir şükrüdür. Şükür ise nimetin artmasına vesîledir. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur: “Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi arttırırım…”1


Bir hadîs-i şerifte de: “İlâhî! İnfâk edene halefi¸ imsâk edene de telefi ta'cîl buyur.” diye vârid olmuştur.2


Zekâtın meşrû olmasındaki hikmet pek önemli ve aslında herkesin bilebileceği kadar da açıktır. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:


Mallarınızı zekâtla koruyunuz¸ hastalarınızı sadaka ile tedâvi ediniz¸ belâ dalgalarını da duâ ve yalvarışla karşılayınız.


İşte zekât sâyesinde mallar korunmuş oluyor. Sadakalar da¸ maddî ve manevî hastalıklar için birer ilaç yerine geçiyor.


Doğrusu zekât ve sadaka verenlerin mallarında ve canlarında bir feyiz ve bereket¸ bir sağlık ve âfiyet yüz gösterir. Bunun çok üstünde olarak da¸ kendileri Yüce Allah'ın rızâsını kazanıp nice mânevî mükâfatlara kavuşurlar¸ nice mânevî tehlikelerden kurtulurlar.


Zekâtın her yönden birçok yararı ve hikmeti vardır. Bilindiği gibi¸ kalplerde fazlasıyla yer tutan mal ve mülk sevgisi¸ insanı yüksek duygulardan yoksun bırakır¸ insanı bazen fenâ işlere sürükler. Zekât sayesinde ise kalbin bu zararlı duygusuna ve meyline direnilir ve nefis de cimrilikten kurtulmuş olur. Mal başkasının hakkından arındırılarak insanda şefkat ve hayırseverlik duyguları gelişir. Başkalarını gözetme ve koruma gibi yüksek duygular meydana gelir.


Sonra zekât¸ sosyal hayatın huzur ve mutluluğuna¸ beraberliğine ve refahına sebeptir. Yoksulları ve âcizleri kendi varlığından faydalandıran bir zengin¸ cemiyetin en değerli ve sevimli üyesi sayılır. Fakirlerin ve muhtaçların acılarını azalttığından¸ onların övgülerini¸ sevgi ve duâlarını kazanır. Mal varlığı da hâin ve hırslı gözlerin saldırısından güven içinde bulunur. Artık böyle birbiri için hayır düşünen¸ yardımsever olup duâcı bulunan bir cemiyet içinde güzel bir yaşantı meydana gelmiş olur.


Bir de zekât vermek¸ güzel bir inancın eseridir. Böyle bir inanca sahip olan kimse¸ bağlı bulunduğu cemiyet için zararlı olmaktan uzak¸ çok yararlı bir insan olur. Çünkü kendi malından bir kısmını sadece Allah rızâsı için ayırıp fakir din kardeşlerine veren ve bundan dolayı onlardan hiçbir karşılık beklemeyen bir insan¸ artık çevresine yararlı birisi hâline gelir. Böyle bir kimse kendisine ait olmayan şeylere göz dikip de başkalarının zararına çalışmaz. Başkalarının ellerindeki mallara saldırmaz.


Bununla beraber¸ zekât Allah'ın nimetlerine karşı bir şükran görevidir. Zekât veren Müslüman şöyle düşünür: Elde ettiğim bu varlık bana Yüce Allah'ın ihsanıdır. Nice insanlar vardır ki¸ daha güçlü ve daha bilgili oldukları hâlde bu mal varlığından yoksun bulunuyorlar. Bunun için ikram ve ihsanı sonsuz olan Yüce Allah'ın nimetlerine karşı şükretmek gerekir¸ işte bu şükür¸ farz olan zekâtın ödenmesiyle yerine getirilmiş olur.


Şu da düşünülmelidir ki¸ insanın elde ettiği nimet üzerinde onun bulunduğu çevrenin çok yönlü etkisi vardır. Eğer o zengin böyle bir çevrede yaşamamış olsaydı¸ belki de bu mal varlığını kazanamayacaktı. İşte bu da bir nimettir. Bu nimete karşı şükür¸ o çevredeki yoksul ve perişan insanlara karşı yardımda bulunmakla olur. Zekât ve sadakanın verilmesi de böyle bir yardımı gerçekleştirir.


Orucun Hikmetleri


İnsanın kendisini¸ nefsini¸ süflî duygularını ve onu kötülüğe götürecek her vesîleyi engellemek için teşrî kılınmış bir ibadettir. Oruç tutan insan nefsini tutup aklını serbest çalıştırır.


Oruç¸ dengeli ve normal bir riyâzettir¸ insanın nefs-i emmâresini dizginlemeye ve içini temizlemeye vesîledir. Oruç sâyesinde kalp ilâhî hikmetlerin inmesine mahal olmaya elverişli bir hâle gelir. Oruç tutan kişi¸ yemek ve içmekten münezzeh olan Hak Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlaklanmış olur. Oruç¸ riyâ şâibesinden berîdir. Çünkü oruçta gösterişe vesîle olacak bir şey ve yön yoktur. Binâenaleyh orucun sevâbı da o oranda fazladır. Orucun sıhhî bakımdan faydaları ise malumdur.3


Orucun meşrû kılınmasındaki hikmet pek âşikârdır. Şüphe yok ki¸ Allahu Teâlâ Hazretleri¸ kayıtsız ve şartsız her şeye hâkimdir. Elbette O'nun kullarına emrettiği ve câiz gördüğü şeylerde birçok yarar vardır. Biz bunları gereği gibi bilmesek de¸ muhakkak hikmetleri vardır.


Bununla beraber orucun¸ din ve âhiret yararlarından başka¸ sağlık yönünden¸ sosyal ahlâk bakımından birçok yararlarını pek iyi takdîr edebilmekteyiz. Bu konu üzerinde yazılmış bir hayli yazı ve risâle vardır.


Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: “Her şey için bir zekât vardır. Bedenin zekâtı da oruçtur. Oruç sabrın yarısıdır.”


İnsan oruç sâyesinde hayvânî duygularını azaltır¸ ruhunu arıtır ve meleklik sıfatı ile vasıflanmaya başlamış olur.


Oruç sâyesinde cemiyetin içtimâî ve ahlâkî hayatında başka bir fazîlet ve aydınlık doğar. Oruç tutan kimse¸ nefsini birtakım şiddetli arzuların saldırısına karşı direnmeye alıştırır¸ oruç nefsin taşkınlıklarına karşı koymaya yardımcı olur.


Oruç tutan kimse¸ belli bir zaman mahrûmiyete katlanır. Bu mahrûmiyet¸ yiyecek ve içecek bulamayan herhangi bir yaratığın içine düştüğü âcizliğin benzeri değildir. Bu¸ irâde ile benimsenmiş ve yüksek bir hedefe yönelik bir mahrûmiyettir ve bir nefis mücâdelesidir. İnsan¸ bu mahrûmiyet sâyesinde yoksulların ve mahrumların hâllerini tecrübe ile anlamış olur. Böylece kendisinde acıma¸ şefkat ve yardımlaşma duyguları artar¸ insâniyet için pek faydalı hâle gelir. Ayrıca kendisinin duyacağı mânevî hazlar ise¸ her türlü düşüncesinin üstündedir.


Ma'bûd'unun kutsal emrine bağlanarak hak sahibi olduğu nimetlerinden bir müddet mahrûmiyete katlanan insan¸ artık başkalarının nimetlerine göz dikmez ve başkalarının zararına çalışmaz.


İşte¸ bütün insanlığın yararına hizmet eden kutsal bir ibadetin şer'î yönden hikmeti apaçıktır. Bunu anlayamaması için insanın düşünce ve duygudan büsbütün mahrum olması gerekir.4


 


Dipnot



1. 14/İbrâhim¸ 7.


2. Bilmen¸ Hukâk-ı İslâmiyye¸ I¸ 204-205; a.mlf.¸ Büyük İslâm İlmihâli¸ 330-331.


3. Bilmen¸ Hukuk-ı İslâmiyye¸ I¸ 205; a.mlf.¸ Büyük İslâm İlmihali¸ 275.


4. Bilmen¸ Büyük İslâm İlmihali¸ 275.

Sayfayı Paylaş