TASAVVUFÎ SOSYAL HİZMETİN TEMEL İLKELERİ

Somuncu Baba

"Müritler¸ himmete nail olabilmek için¸ ilk önce sosyal hizmet alanlarında aktif görev almaları gerekmekteydi. Himmet¸ mürşidin müritlerin manevî terbiyeleri ve sosyal gelişimleri için sarf ettiği destektir."

Sûfîler¸ tasavvufun İslâmî bilimler içindeki müstakil yerini ortaya çıkarttıkları gibi insanların psiko-sosyal sorunlarını kolayca çözebilmenin yollarını ve yöntemlerini göstermek ve uygulamak adına sosyal hizmet ilkelerini de belirlemişlerdir. İslâmî tasavvufun geliştirdiği sosyal hizmet anlayışı¸ insanların ruh dünyalarına hitap ettiği için¸ bütünüyle manevîdir. Tasavvufun manevî sosyal hizmet anlayışı¸ hem insanların ruhî sorunlarının çözümü üzerinde yoğunlaşmakta¸ hem de toplumsal yapıda bunların ortaya çıkış sebeplerini araştırarak¸ manevî ve ahlâkî değerler ekseninde sosyal çareler sunmaktadır. Bu yazımızda tasavvufî sosyal hizmet prensiplerini detaylı bir şekilde ele almaya gayret göstereceğiz.


Vahiy Kaynaklarına Bağlı Bütüncül Sosyal Hizmet


Tasavvufî sosyal hizmet uygulamaları¸ dinî-manevî danışmanlık hizmetleri de içerdiği için¸ sûfîler¸ hem müspet bilimlerden¸ hem de vahiy kaynaklarından yararlanmışlardır. Zahiri batınla¸ dünyayı ahiretle¸ bedeni ruhla birleştiren sûfîler¸ kişilerin zihinlerine ve kalplerine şuurî idrak gibi bireysel ve toplumsal sorunlara etkin ve kalıcı çözüm sağlayan bütüncül bir perspektif ortaya koymuştur. Kısacası sûfî anlayışın malzemesini vahiy kültürünün oluşturmuş olması¸ insan ve toplum bilimleri adına ona bütüncül bir bakış açısı kazandırmıştır. Sosyal tasavvufa göre sosyal (dünyevî) sorumlulukların yanında manevî (dinî¸ uhrevî) görevlerini de yerine getiren insan¸ Allah katında makbul ve yüce bir varlıktır. Böyle bir insan¸ uhrevî kaygılarla Allah'ın gazabına uğramaktan ve O'nun sevgisinden mahrum kalacağından korkan züht ve takva sahibi bir insandır. Âyet¸ manevî üstünlük ile Allah korkusu arasında bağı açıkça ifade etmektedir: "Allah katında en üstün olanınız Allah'tan en çok korkanınızdır."[1] Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hadisi de¸ bu âyeti destekler mahiyette insanın manevî özelliklerinin önemine işaret etmektedir: "Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz¸ lakin sizin kalplerinize ve amellerinize bakar."[2]


Bir Mürşide Bağlı Kolektif Sosyal Hizmet


Artan sosyal sorunların karşısında kalıcı çözüm üretmek¸ bireysel çaba ve teşebbüslerle zor olduğunu bilen mürşitler¸ manevî sosyal hizmet uygulamalarını müritleri aracılığıyla çoğu zaman bir ekip çalışmasıyla yürütmüşlerdir. Burada şeyhlerin (mürşitlerin) öncülüğünde ve himmetiyle birden fazla insanın gönül birliği yaparak¸ belirli bir gâye uğruna bir araya gelmesi söz konusudur. Tasavvufta manevî sosyal çalışmaların etkin olabilmesi için müritler¸ bağlı oldukları mürşitlerin rehberliği doğrultusunda manevî ve sosyal birliğin (tarikatın veya cemaatin) bir üyesi olarak¸ sosyal alanda aktif rol üstlenmişlerdir.


Mürşitler¸ himmet (halifelik) talebinde bulunan müritlerine¸ manevî gelişimlerini tamamlamak üzere tekke içinde veya dışında bazen yıllarca devam eden belirli sosyal görevler ve hizmetler vermişlerdir. Bir başka ifadeyle müritler¸ himmete nail olabilmek için¸ ilk önce sosyal hizmet alanlarında aktif görev almaları gerekmekteydi. Himmet¸ mürşidin müritlerin manevî terbiyeleri ve sosyal gelişimleri için sarf ettiği destektir. Bu manevî ilişki çerçevesinde gayretli ve sabırlı sûfîlerin bazıları¸ tekkenin ihtiyaçlarını karşılamak için görevleri gereği yemek pişirmişler¸ bulaşık yıkamışlar¸ yerleri süpürmüşler¸ tuvalet temizlemişlerdir. Anadolu diyarında Yunus Emre¸ kırk yıl boyunca şeyhi Tapduk Emre'nin tekkesine ormandan topladığı odunları getirdi¸ Üftade Hazretleri'nin müridi Aziz Mahmut Hüdayî ise¸ soğuk kış günlerinde her sabah erkenden kalkarak¸ şeyhine abdest suyunu ısıtıp hazırladı.[3]


Manevî Risklere Karşı Koruyucu Sosyal Hizmet


Manevî riskler¸ nefsin değişik tuzak ve vesveselerine düşme ve nefs-i emmarenin talep ettiklerini sorgusuz ve sualsiz olarak yerine getirme ihtimalleridir. Manevî riskler¸ iman¸ itikat¸ ibadet gibi dinî ve manevî esaslarla ilgili olarak zihne ve kalbe giren şüphelerin bütünüdür. Manevî risklerin en büyüğü¸ belki de sürekli günah işlemenin bir sonucu olarak kişinin kalbinde imana¸ hakikate ve kulluk görevlerine yönelik olarak inkâr arzularının uyanmasıdır.


İnsanları değişik manevî risklere karşı korumak¸ İslâmi terminoloji ile "sedd-i zerâyi" yaklaşımı ile ancak mümkündür. "Sedd" kelimesi¸ kapatmak veya engellemek ve "zerîa" kelimesi ise sebep veya vesile anlamlarına gelmeketdir. Bu yaklaşım¸ manevî tehliklerin ve kötülüklerin vasıtalarını ortadan kaldırmayı ve harama vesile olan şeylerin engellenmesini içermektedir. Bu noktada manevî risklerin önüne geçmek aynı zamanda bazı manevî hastalıkların (sapmaların) oluşumuna da engellemek anlamına geldiği için¸ kişileri erken safhada manevî yönden korumak ve kollamak önem arz etmektedir.


Mısır evliyalarından Hz. Ali Havâs Berlisî¸ insanların değişik olay ve durumlar karşısında değişik sosyal ve manevî riskler (âfetler) ile karşılaşabileceğini söyledikten sonra her bir meziyetin kendine has bir riski olabileceğini şu cümleleriyle açıklamıştır:


"Aklın âfeti¸ devamlı ve lüzumsuz çekişme yapmasıdır. İmanın âfeti¸ inkârdır. Amelin âfeti¸ tembelliktir. İlmin âfeti¸ iddia sahibi olmaktır. Sevginin âfeti¸ şehvet yolunu tutmasıdır. Tevazuunun âfeti¸ aşağılanacak derecede kendini aşağı tutmaktır. Sabrın âfeti¸ Allahu Teâlâ'dan başkasına şikâyette bulunmaktır. Zenginliğin âfeti¸ hırstır. Azizliğin¸ büyüklüğün âfeti¸ böbürlenmektir. Cömertliğin âfeti¸ israftır. Arkadaşlığın âfeti¸ kavgadır. Anlayışın âfeti¸ münakaşadır. Allahu Teâlâ'ya dua etmenin âfeti¸ baş olmaya meyilli olmaktır. Zulmün âfeti¸ yayılmasıdır. Adaletin âfeti¸ intikam hâlini almasıdır. Hürriyetin âfeti¸ sınırları aşmaktır."[4]


Manevî Hastalıklara Karşı Rehabilitasyon


Kalbî hastalıklar (Maraz-ı Kalbî) olarak da bilinen manevî hastalıklar¸ nefsaniyete düşkünlükten ve buna binaen sürekli olarak ahlâkî-manevî suçlar (günahlar) işlemekten dolayı kişinin düşünce¸ tutum ve davranışlarında meydana gelen fıtrî ve ahlâkî bozulmalardır. Manevî hastalıklar¸ zamanında tövbe ve istiğfar etmemenin bir neticesi olarak¸ işlenen günahların insan ruhunu manen lekelemesi ve kişiyi nihayetinde küfre (isyana¸ inkâra) kadar sürükleyen bir süreçtir.


Kur'an-ı Kerim¸ bedenî hastalıklardan daha ziyade kalplerdeki manevî ve itikadî hastalıkları ve sapmaları önemli bir hastalık olarak görmektedir. Özellikle¸ gerçekten inanmadıkları hâlde sahte imanlarıyla ısrarla inananları aldatan veya onları aldattıklarını zanneden münafıkların tutum ve davranışları ilgili âyette şiddetli bir şekilde yadırganmaktadır: "Münafıkların kalplerinde hastalık (iman¸ nifak ve haset hastalığı) vardır. Allah da onların bu hastalığını çoğaltmıştır."[5]


Sûfîler¸ manevî sapmalar içinde olanlara tatlı dilleriyle müdahale etme gereği duymuş ve kendilerine tevbe etmelerini tavsiye etmişlerdir. Manevî desteğe ihtiyaç duyan bu kişiler¸ tavsiyeleri dikkate alır ve ciddî bir manevî rehabilitasyon (arınma) gayreti gösterirlerse¸ Allah¸ onların bu manevî hastalıklarını ve sapmalarını hayra (iyiliğe) tebdil eder (dönüştürür) ve kötü eğilim ve kabiliyetlerini hayır istidatlarına çevirerek¸ onlara yeniden manevî dirilme ve huzurlu bir hayat yaşama fırsatı verir.


Netice


Merhamet yüklü sûfîler¸ kendilerinden ziyade başkalarının dertleriyle yakından ilgilenmişler ve onlar için istiğfarda bulunmuşlardır. Böylece şahsî günahlarından dolayı tövbe etmiş kişilerin günahlarının gerçekten bağışlanması için¸ Allah'a dua ederlerdi. Sûfîler¸ günah işlensin veya işlenmesin¸ istiğfarı¸ her sorunun çözümü ve her derdin devası için herkese tavsiye etmişlerdir. Netice itibariyle istiğfar¸ hem günahların affını sağlamakta¸ hem de Allah'ın izni ve lütfu ile bütün dertlere deva olmaktadır. Dolayısıyla bugün de dertli insanlar¸ her türlü problemlerinden kurtulabilmeleri için¸ Allah'a sığınarak¸ tevbe istiğfarda bulunabilirler.






[1] 49/Hucûrat¸ 13.



[2]Ahmed b. Hanbel; Müsned; V; Çağrı Yayınları; İstanbul; 1982; 285¸ 539.



[3] Konur¸ Himmet; Sufî Ahlâkı; Ensar Neşriyat; İstanbul; 2007; ss. 2-74.



[4]Abdülvehhâb-ı Şa'rânî; Tabakât-ül-kübrâ; Cilt 1-2; Mısır; 1954; s. 150.



[5] 2/Bakara¸ 10.

Sayfayı Paylaş