TASAVVUFUN SOSYAL DÜNYASI

Somuncu Baba

Garazsız hem ivazsız¸ hizmet et her cânlıya;

Kimsesizin düşkünün ayağı ol¸ eli ol.

Gerçek tasavvuf¸ sosyal hizmetlerle iç içe girmiş tasavvuftur. Gerçek sûfîler de¸ şer'î emirleri yerine getirdikleri ve yasaklardan uzak kalmada sabır gösterdikleri gibi¸ özellikle muhtaç insanlara da sonsuza kadar hizmet etmekten manevî zevk alan gönül erleridir. Manevî ve sosyal görevlerinden herhangi birisini ihmal eden veya bunları reddeden bir sûfî de¸ hangi tarikata mensup olursa olsun¸ haddizatında ve gerçek anlamda bir sûfî değildir. Başta kendi nefsi

Celvet¸ tasavvuf dünyasının zengin sosyal boyutunu gösteren önemli bir kavramdır. Sadece bu kavram bile bize sosyal hizmet ile tasavvufun birbirine ne kadar yakın olduğunu gösterecek güçtedir. Buna göre celvet¸ tasavvufun genel anlamda sosyal dünyasını¸ özelde ise sosyal hizmet alanını göstermektedir. Pekiyi¸ o halde celvet kelimesini sosyal yönüyle bu kadar önemli ve güçlü kılan nedir? Celvetin sosyal boyutuna temas etmeden önce celvetin bir ön merhalesi olan halvete kısaca değinmekte fayda vardır. Tenha bir yere çekilmek¸ inzivada bulunmak ve yalnızlığı seçmek anlamlarına gelen halvet¸ sûfîlere göre halktan belirli bir süre için uzaklaşarak¸ bütün iç ve dış duygularla Allah'a bağlanmak için manevî bir sığınaktır.


Müritler¸ halvet gibi tasavvufî eğitimin değişik aşamalarından geçtikten sonra en nihayetinde mürşitlerin müsaadeleriyle sosyal hizmet alanında aktif görevler üstlenirlerdi. Bu devreye sosyal tasavvufta "Celvet" devresi denmektedir. Arapça "celâ" kökünden gelen celvet¸ kelime olarak "ortaya çıkmak¸ açığa çıkmak" anlamları taşımaktadır. Tasavvufî ıstılah olarak¸ "müridin benliğinden arınmış ve ilahî vasıflarla bezenmiş olarak halvetten çıkıp insanların arasına katılması" anlamına gelmektedir.[1] Müridin belli bir süre için dünyada hiçbir işle meşgul olmadan tamamen kendisini inzivaya çekmesi¸ bu süre içinde manevî güzellikler edinmeye çalışması halvet¸ bu işi başardıktan sonra toplum hayatına dönmesi ise celvettir.


Müridin istidadı nihaî ufka ve(ya) kemâlâtı arzu edilen zirveye ulaştığı hissedilince celvet dönemi başlar ve enaniyet gibi nefsin kötü unsurlarından arınmış olan mürit¸ insanlardan bir insan olma mülâhazasına bağlılık içinde halka hizmet vermeye başlar. Artık böyle bir gönül erinin düşüncelerinde ve konuşmalarında kendi nefsanî temayülleri yoktur; hak vardır¸ hakikat vardır¸ (sosyal) hizmet vardır. Celvet makamına veya mertebesine ulaşmış uzman sûfîler¸ manevî sosyal hizmet elemanı olarak hayatını başkalarının ebedî mutluluğu için vakfeder.


Halka Hizmet Hâlinde Bulunmak


Bir sosyal amel türü olan celvet¸ halk içinde olmak¸ halka hizmet hâlinde bulunmak demektir. Diğer amellerden farklı olarak celvet¸ bir taraftan Allah'a itaat hâlinde olmak¸ diğer taraftan da insanlara (sosyal) hizmette ve nasihatte (manevî danışmanlıkta) bulunmaktır.[2] Bu inançla halkın arasında olan bir sûfî¸ her yerde ve her şeyde tecelli eden Allah'ı göreceğinden sosyal hizmetlerde bulunurken (celvette iken) bile manen halvettedir¸ yani kalben Allah'la beraberdir. Celvet halvet bütünlüğü içinde hem Hak (Allah)¸ hem de halk ile iyi ve anlamlı ilişkiler kurmaya gayret gösteren sûfîler¸ bu ruh hâlleriyle gönüllü sosyal hizmet uygulamalarında kimseden maddî menfaat talep etmedikleri gibi teşekkür bile beklemezlerdi. Yapılan hizmetler sadece insanı ve dolayısıyla Allah'ı memnun etmek adına yapılırdı.


Bu yaklaşım¸ ilk dönem sûfîler için geçerli bir ilke olduğu kadar son dönem mutasavvıflar için de geçerli idi. Son dönemin sûfîlerinden olan Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (1914-1990) de bir gazelinde sosyal hizmetlerin bütün insanlara ve hatta bütün canlılara karşılıksız olarak yapılmasını şöyle dillendirmiştir:[3]


Garazsız hem ivazsız¸ hizmet et her cânlıya;


Kimsesizin düşkünün ayağı ol¸ eli ol.


Bunun için gerçek tasavvuf¸ sosyal hizmetlerle iç içe girmiş tasavvuftur. Gerçek sûfîler de¸ şer'î emirleri yerine getirdikleri ve yasaklardan uzak kalmada sabır gösterdikleri gibi¸ özellikle muhtaç insanlara da sonsuza kadar hizmet etmekten manevî zevk alan gönül erleridir. Manevî ve sosyal görevlerinden herhangi birisini ihmal eden veya bunları reddeden bir sûfî de¸ hangi tarikata mensup olursa olsun¸ haddizatında ve gerçek anlamda bir sûfî değildir. Başta kendi nefsi olmak üzere başkalarının nefislerini terbiye ile uğraşmaktan vazgeçen veya önemsemeyen bir sûfî de asla sûfî olamaz. Sosyal hizmet olmaksızın tasavvufun özü ve maneviyatı da olamayacağı gibi¸ başkalarının dertleriyle dertlenmeyen ve çare aramayan bir tasavvuf erbabı da hiçbir zaman sûfî olamaz. Sosyal ve manevî sorumluluklarını unutan sûfîler¸ farkına varmasalar da aslında şeytanın tuzağına düşmüş manevî sapkınlık içinde olan zavallılardır. Onun için ehl-i sünnet çizgisinde olan bütün sûfîler¸ tasavvuf anlayışını maneviyat ve sosyal hizmetleri bir bütünlük içinde ele almışlardır. Buna Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerinden bir örnek verebiliriz.


Nitekim Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerinin yanında bulunan bazı kişiler marifet hakkında konuşurlarken birisi şöyle bir söz sarf etti: "Marifetullaha sahip kimseler¸ öyle bir makama ulaşmışlardır ki¸ artık onların takva ve iyilik türü amellerle uğraşmaları gerekmez." Cüneyd-i Bağdadî¸ bu sözden öyle rahatsız olmuş ki hemen o kişiyi susturup oradakilere şöyle bir uyarıda bulunmuş: "Bu söz¸ kendilerinden amellerin düştüğünü söyleyen ‘İbahiye' grubunun sapkın sözüdür. Bana göre bu¸ çok ağır bir sözdür. Hırsızlık yapan veya zina eden kimsenin hâli¸ böyle söyleyen ve düşünen kimseden daha iyidir. Muhakkak arif-i billâh olan zâtlar¸ amellerini (sosyal hizmetlerini) Allah'ın emri olarak aldılar ve ameller içinde O'nun huzuruna döneceklerdir. Dünyada bin yıl yaşasam bile hayır amellerimden (faydalı sosyal hizmetlerimden) zerre kadar noksanlaştırmam. Ancak¸ elimde olmayan sebeplerle amellerle arama bir engel çıkarsa¸ o başka. Hiç şüphesiz¸ amellerin benim marifetimi artırmakta ve manevî hâlimi kuvvetlendirmektedir."[4]


"Bizim Usulümüz¸ Halkın İçinde Allah İle Beraber Olmaktır."


Halkın hizmetinden kaçmayı tasvip etmeyen ve dünyadaki (sosyal) hizmetlerin ilâhî rahmete vesile olacağını söyleyen Şah-ı Nakşibend¸ tasavvufun manevî sosyal hizmet ilkelerini şu şekilde belirlemiştir: "Bizim usulümüz¸ halkın içinde Allah ile beraber olmaktır. Yolumuz¸ sohbet ve halka hizmet yoludur. Halktan kaçmakta şöhret (hastalığı) vardır¸ şöhrette ise âfet vardır. Hayır (iyilik)¸ halkın içinde bulunup herkese Allah rızası için hizmet etmektir."[5]


Sûfilerin sosyal içerikli bu telkinleri doğrultusunda tasavvuf okulunda değişik sosyal kesimlere yönelik manevî danışmanlık hizmetleri ortaya çıkmıştır. Sosyal tasavvufun manevî danışmanlık ile ilgili en dinamik prensiplerinden birisi "İyi şeylerde (marufta) yardımlaşma ve kötü şeylerden (münkirden) sakındırma" yaklaşımıdır. "İyilik etmek ve kötülükten (Allah'ın yasaklarından) sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde (aşırı gitmekte) yardımlaşmayın."[6] emridir. Bu ilahî emir¸ sosyal hayatın bütün karelerini içine almakta ve bütün muhatapları kapsamaktadır.


Kuran-ı Kerim¸ bu çerçevede "İçinizden hayra (iyiye) çağıran¸ iyiliği yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar (başarıya-kurtuluşa erişenler) bunlar olacaklardır."[7]demek suretiyle başta sosyal ve manevî rehberlik alanında aktif görev üstlenen sûfîler olmak üzere aslında bütün fertlere sosyal sorumluluk yüklemektedir. Ne var ki İslâm tarihinde bu sorumluluğu en iyi idrak etmiş ve irşat görevini en güzel bir biçimde ifa etmiş olanların başında sûfiler gelmiştir.


 


 






[1]Uludağ¸ Süleyman;İslâm Ansiklopedisi; Türkiye Diyanet İslâm Ansiklopedisi Vakfı Yayınları; Cilt: VII¸ İstanbul; 1993; s. 273.



[2]Özköse¸ Kadir; Tasavvuf ve Gönül Eğitimi; Nasihat Yayınları; 3. Baskı; Ankara; 2012; ss. 122-123.



[3] Ateş¸ Osman Hulûsi; Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî; (Hz. Mehmet Akkuş; Ali Yılmaz); Nasihat Yayınları; Ankara; 2006; s. 179.



[4] Umut; Ruhan; Allah Dostlarından Kıssalar: Seyrimde Bir Şehre Vardım; Hâcegân Yayınları; İstanbul; 2012; s. 240.



[5]İbn Allan; 2001: 107. İbn Allan; Şah-ı Nakşibend; Semerkand Yayınları; İstanbul; 2001; s. 107.



[6]5/Maide¸ 2.



[7] 3/Al-i İmran¸ 104.

Sayfayı Paylaş