HALİD EL-BAĞDADÎ (K.S.)'NİN RÂBITA RİSALESİ (MUSTAFA HAKÎ EFENDİ'NİN OĞLU M. BAHATTİN YARAŞ EFENDİ)

Somuncu Baba

Elinizdeki bu risale daha önce birçok kişi tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Bahattin Efendinin Tasavvuf ve Menâkıb adlı eserini yayına hazırlarken Halid el-Bağdadî'nin hayatı ve menkıbelerini anlattığı kısımda Râbıta Risalesi'sinin çevirisini yaparak eserine aldığını gördük. Bahattin Efendinin çevirisini yayına hazırlarken onun yaşadığı dönemin Türkçesini kullanması sebebiyle tarafımızdan bazı sadeleştirilmeler yapılmıştır. Bu tasarrufları gerçekleştirirken Bahattin Efendinin ifadelerine sadık kalmaya gayret ettik.

Elinizdeki bu risale daha önce birçok kişi tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Bahattin Efendinin Tasavvuf ve Menâkıb adlı eserini yayına hazırlarken Halid el-Bağdadî'nin hayatı ve menkıbelerini anlattığı kısımda Râbıta Risalesi'sinin çevirisini yaparak eserine aldığını gördük. Bahattin Efendinin çevirisini yayına hazırlarken onun yaşadığı dönemin Türkçesini kullanması sebebiyle tarafımızdan bazı sadeleştirilmeler yapılmıştır. Bu tasarrufları gerçekleştirirken Bahattin Efendinin ifadelerine sadık kalmaya gayret ettik.


Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla


Allah'a hamd¸ seçtiği kullarına selam olsun.


İnsanların en hayırlısı Hz. Peygamber (s.a.v.)'in – salatların en üstünü ve selamların en mükemmeli üzerine olsun- sünnetine uyanlara uyan şaşkın fakir kul Halid Nakşbendî'den Daru'l-Hilafe'de (İstanbul) oturan ihlâslı kardeşlere.[1]


Sıhhatinize delalet eden mektuplarınız geldi. İnkâr edenlerin çokluğuna rağmen sünnî tarikatımız üzerine sebatınıza işaretiniz beni sevindirdi. Birçok kere bunun için Allahu Teâlâ'ya hamdettim. Hakk'ın sırlarını bilmekten gâfil olan bazı kimselerin râbıtayı tarikatta bidatten saydığı bu miskinin kulağına ulaştı. Onlar râbıtanın aslı ve hakikati olmadığını iddia ediyorlarmış. Kesinlikle hayır. Râbıta yüce Nakşibendî'ye tarikatımızın usulünden büyük bir asıldır. Belki Kitab-ı Aziz ve Sünnet-i Rasûl (s.a.v.)'e tam olarak uymaktan sonra hakikate ulaşma sebeplerinin en büyüğüdür. Efendilerimizden bazıları sülûk ve teslîki râbıtaya indirgemişlerdir. Bazıları başka yol tuttuysalar da râbıtanın fenâ fî'ş-şeyh tahsili için –ki fenâ fî'llahın mukaddimesidir– en yakın yol olduğunu bildirmişlerdir. Bazıları da onu Kur'an âyeti ile ispat etmişlerdir.


Büyük efendilerimizden Şeyh Ubeydullah (Hoca Ahrar) şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla (sadıklar) beraber olun."[2] âyet-i kerimesinde âlemlerin Rabbi'nin bize emrettiği "sadıklarla beraber olmak" suret ve maneviyat açılarından gerçekleşir. Manevî varlık râbıta ile olur. Bu hüküm ehli nezdinde meşhur olup Reşahât adlı eserde açıklanmıştır.


Sanki bunlar râbıtanın terim anlamını bilmiyorlar. Bilseler inkâr etmezlerdi. Tarikatta râbıta¸ "Müridin kâmil fâni fî'llah olan şeyhinin ruhaniyetinden istimdadı (yardım istemesi)" demektir. Onun suretini hayal edip edip saygı göstermek¸ gıyabında da huzurundaki gibi ondan feyiz almak içindir. Bu huzurda bulunma hâliyle müridin huzuru ve nuru tamamlanır. O sebeple mürit dünyevî işlerin süpürücü rüzgârlarından menedilir. Bu inkârı tasavvur edilemeyen bir emirdir. Ancak cephesine hüsran¸ kin ve kibir yazılan kimse onu inkâr eder. Zira o inkârcı eğer Allah'ın velilerine inanan kimse ise onlar râbıtanın güzelliği ve büyük faydasını açıklamışlardır. Onlar yüce kelimelerini araştıranlara ve insanî esintilerini koklayanlara bunun gizli olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir.


Her hâlde inkâr edenler şeriatın imam ve önderlerinin usul ve fürua dair görüşlerine inanırlar. Dört mezhep imamlarının her biri açıkça veya işaret olarak bu konulardan bahsetmişlerdir. İşte size onların bazı sözlerini yerleriyle beraber zikrediyorum ki¸ kalbinde hastalık olmayan¸ sırf heva ve garaz için velileri inkâra girişmeyenler o mahallere müracaatla gerçeği görsünler. Benim söyleyeceğim budur. Başarı Allah'tandır ve yolun doğrusuna ileten O'dur.


Müfessirlerin birçoğu tasarruf ve ruhanî yardımı açıklamışlardır. Onlardan biri olan Keşşâf sahibi (Zemahşerî) itidalden uzaklaşmış¸ inkâra ve Mutezilî görüşlere yönelmiş olmasına rağmen şöyle demiştir: "…Rabbinin burhan/delilini (ikazını) görmeseydi…"[3] Bu âyet-i kerimedeki "burhân" şöyle tefsir edildi: "Hz. Yusuf (a.s.) "İyyâne ve iyyâhâ" diye bir ses işitti¸ dikkate almadı. İkinci defa işitti¸ amel etmedi. Üçüncü defa "Ondan yüz çevir." diye bir ses işitti¸ dikkat etmedi. Bunun üzerine babası Yakub (a.s.) parmağını ısırmış olduğu hâlde göründü ve denildi ki¸ Yusuf(a.s.)'un göğsüne vurdu."


Hanefî imamlarından Ekmeleddin (Babertî) Şerhu'l-Meşarık'da hadis-i şerifin şerhinde şöyle buyurmuştur: "İki şahıs arasında sevgi fazla olursa aralarında birlik meydana gelir¸ birbirlerinden ayrılmaz olurlar. Eğer geçmiş kâmillerin ruhlarıyla münasebet meydana getirilirse onlarla istediği zaman bir araya gelir." (Özet olarak alınan kısım sona erdi.)


Yine Hanefî imamlarından Şerif Ahmed b. Muhammed el-Hamevî Nefehâtu'l-kurb ve'l-ittisal bi-isbâti't-tasarruf li-evliyâi'llahi Teâlâ ve'l-kerameti ba'de'l-intikal adlı eserinde şöyle buyurmuştur: "Evliyâ ruhaniyetlerinin cismaniyetlerine galebesi sebebiyle müteaddid suretlerde görünürler."


Bu anlamda sahih hadiste şöyle buyurulmuştur: "Bazı cennet ehli cennetin her kapısından çağırılır." Hz. Ebu Bekir (r.a.) dedi ki: "Bu kapıların hepsinden giren olur mu?" Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: "Evet! Umarım sen onlardan olacaksın."


Dediler ki: "Ruh eğer külliyet kazanırsa yetmiş bin surette görünebilir. Bu dünyada mümkün olur. Berzahta ise evla bi't-tariktir. Zira ruh orada bağımsızlığın zirvesindedir. Çünkü artık bedenden ayrılmıştır." (Özetle)


Şafiî imamlarından İmam Gazalî (k.s.) İhyau ulûmi'd-dîn adlı eserinin "Namazın rükünleri esnasında kalpte olması gereken şeylerin açıklanması" babında şöyle buyurmuştur: "Tahiyyatı okurken kalbinde Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin olduğunu düşünerek "Ey Nebî! Allah'ın rahmeti¸ bereketi ve selamı senin üzerine olsun" de ve kesinlikle bil ki¸ bu selamın ona ulaşır ve O senin selamından daha güzeliyle sana selam verir."


Yine Şafiî imamlarından allâme Şihab Ahmed b. Hacer el-Mekkî –Hafacî'nin şeyhinin şeyhidir– Şerhu'l-ubâb'da teşehhüd kelimelerinin anlamlarını açıklarken şöyle buyurmuştur: "Ey nebi! Selam senin üzerine olsun!" diyerek Efendimiz (s.a.v.)'e hitap şuna işarettir: Allahu Teâlâ ona ümmetinden namaz kılanları keşf ettirir¸ onların en üstün amellerine şahit oluncaya dek onların huzurundaymış gibi olur. Namaz kılanın Rasûlullah (s.a.v.)'ın huzurunda olduğunu hatırlaması huşu ve huduunun artmasına sebep olsun. Bundan sonra o¸ İmam Gazalî'nin yukarıda zikredilen sözünü teyit etmiştir.


Şafiî âlimi İmam Sühreverdî Avârifu'l-meârif adlı eserinin "Yakın ehlinin namazı" babında demiştir ki: "Ey nebi! Allah'ın rahmeti¸ bereketleri ve selamı senin üzerine olsun!" derken Efendimiz (s.a.v.)'i kalp gözünün önünde temsil eder.


Allame Şihab b. Hacer eş-Şafiî Şerhu'ş-şemâil'in sonlarında Hafız Celaleddin es-Suyutî'nin Tenvîru'l-halek fî rüyeti'n-nebi ve'l-melek kitabında zikrettiğine uygun olarak demiştir ki: İbn Abbas (r.a.) Efendimiz(s.a.v.)'i rüyada gördü. Sabahleyin Hz. Peygamber (s.a.v.)'in temiz eşlerinden Hz. Meymune (r.a.)'nin yanına girdi. Hz. Meymune (r.a.) Rasûlullah (s.a.v.)'in aynasını Hz. İbn Abbas'a verdi. Hz. İbn Abbas aynaya baktı ve aynada Rasûlullah (s.a.v.)'ın suretini görüp kendi suretini görmedi. İşte bu hâl sufilerin ıstılahında fenâ fî'r-râbıta diye bilinmektedir. Sözümüz nebinin suretinde değildir denilmez. Çünkü biz de bunun nebilerin özelliklerinden olmadığını söyleriz. Veliler bu bağlamda ortaktır. Ehli nazarında bu hususta bir şüphe yoktur. Evet! Namazda Efendimiz (s.a.v.)'den başkasıyla muhatap olmak namazı bozar. Namazın suretini kalpte gizleyip ona selam vermek varlığın ruhu¸ Mahmud makamının sahibi -ona¸ ailesine ve ashabına salat ve selam olsun- Efendimiz(s.a.v.)'in özelliklerindendir. Ancak bu bizim açıklamamızın konusu değildir.


Bu mevzu için Şafiîlerden Hafız Celaleddin es-Suyutî bir risale telif edip Kitabu'l-münceli fî tatavvuri'l-velî ismini vermiş ve bu kitapta İmam Sübkî eş-Şafiî'nin et-Tabakâtu'l-kübrâ kitabından naklen şöyle demiştir: "Kerametler çok çeşitlidir. Bu çeşitleri açıklarken demiştir ki¸ yirmi ikincisi velinin muhtelif tavırlara girmesidir. Mutasavvıflar bunu misal âlemi ile ispat etmişlerdir. Ruhların cesetle birleşmesi ve ruhun çeşitli şekillerde zuhurunu buna dayandırmışlardır. Buna delil olarak şu âyeti okumuşlardır: "…Ona tam bir insan şeklinde görünmüştü."[4] Sonra Kadîbu'l-bân kıssasını ve diğerlerini zikretti."


Yine Şafiîlerden İmam Şaranî (k.s.) en-Nefehâtü'l-kudsiyye kitabında "zikir edepleri"ni sayarken şöyle demiştir: "Yedincisi müridin şeyhinin şahsını gözü önünde hayal etmesidir. Bu mutasavvıfla nazarında edeplerin en kuvvetli olanıdır."


Ben derim ki¸ biz Nakşibendî'ye topluluğu nazarında râbıta işte budur. Bunun hakkaniyetine bütün kitaplar şahittir.


Şafiîlerden allâme es-Sefirî el-Halebî Şerhu'l-Buhârî'de "Daha sonra Rasûlullah (s.a.v.) halveti sever oldu" ifadesine gelince şöyle dedi: "Şeytan nasıl ki¸ Nebi (s.a.v.)'in suretine benzeyemezse kâmil velinin suretine de benzeyemez." O¸ bu hususta birtakım şartlar zikretmiştir.


Hanefîlerin büyüklerinden allâme eş-Şerif el-Cürcanî (k.s.) Şerhu'l-Mevâkıf'ın sonunda "İslâmî fırkalar"ın zikrinden önce ve Şerhu'l-Metali'in haşiyesinin ilk kısımlarında: "Evliyânın vefatlarından sonra bile müritlere görünüp onlardan feyiz alınacağının sahih olduğunu" zikretmiştir.


Yine Hanefîlerden imam ve ârif Şeyh Tacuddin en-Nakşbendî el-Osmanî (k.s.) Tâciyye risalesinde Allah'a ulaşan yolları açıklarken şöyle demiştir: "Üçüncüsü müşahede makamına ve zâtî sıfalarla tahakkuka ulaşmış bir şeyhe bağlıdır. Zira onun görmesi "Onlar ki¸ görüldüklerinde Allah hatırlanır." muktezasıyla zikrin faydasını ifade eder. Onun sohbeti "Onlar Allah'ın sohbetindedirler." mucibiyle ilahî huzuru sağlar.


O şöyle demiştir: "Şeyhin suretinin hayalde muhafaza edilmesi gerekir. Bu hâl üzere gaybet ve nefisten fenâ meydana gelinceye kadar kalbe teveccüh olunmalıdır. Eğer mürit ilerlemeden geri kalırsa onun şeyhini sağ omuzunda bilmesi ve onu sağ omuzundan kalbine çekmesi lazımdır. Bu şekilde gaybet ve fenâ oluşması umulur."


Muhakkiklerin gözdesi ve sonrakilerin incisi Abdulgani en-Nablusî (k.s.) de Taciyye üzerine yazdığı Miftâhu'l-maiyye adlı şerhinde bunu onaylamıştır.


Hanbelî imamlardan Gavsu'l-azam Abdulkadir el-Cilî (k.s.)'den şöyle nakledilmiştir: "Fakir yani yolun sâliki için Allah'ın velileri ile kalbî râbıta vardır. Bâtınlarında bu râbıta sebebiyle istifade ederler. Mademki râbıtaları vardır¸ o zaman bunların dine zahiren ecnebi olanlarını ikram etmemelerinde beis yoktur."[5]


Yine Hanbelîlerden Şemsüddin İbnü'l-Kayyım Kitabu'r-rûh'da şöyle demiştir: "Ruh için bedenin sıfatından başka bir sıfat vardır. Mesela hem refik-i alada olur hem de ölünün bedenine bitişiktir. Şu şekilde ki¸ o bedenin bulunduğu kabre selam verilse ruh refik-i alada olduğu halde selama cevap verir."


Derim ki; bu manada büyüklerin sözleri sayılamayacak kadar çoktur. Bu sözlerde öldükten sonra velilerin tasarrufuna zahir delalet vardır. Birçok muhakkik bu hususta mesleklerini açıklayan risaleler yazmışlardır. İnkârından kaçınılmalıdır. Çünkü helake sebep olur.


Malikî imamlarından Muhtasar sahibi Şeyh Halil (k.s.) şöyle demiştir: "Veli eğer velayetinde tahakkuk ederse ruhaniyetiyle muhtelif suretlere girer. Bu imkânsız değildir. Bu hüküm âriflerin nazarında meşhur olmuştur."


Malikîlerden Şeyh Ebu'l-Abbas el-Mürsî (k.s.) ve talebesi İbn Ataullah el-İskenderî (k.s.) de buna yakın sözler söylemişlerdir.


Çözüm ehli veliler ve âlimler onların hakkaniyetini açıkladığı böyle hükümleri avâmın inkârı nasıl caiz olur? Bunlardan bazıları ledünni ilimleri vasıtasız olarak Hayy olan Allahu Teâlâ'dan almışlardır. Usandırma korkusundan dolayı bu kadarla yetindim. Yoksa Allah'ın yardımıyla bu mesele hakkında büyük bir cilt eser yazardım. Eğer din kardeşlerimizin kâmil velilerin tavırlarını inkâr etmelerinden korkmasaydım bu kadar sırları açığa vurmazdım. Ben bunları yazmaya iki şey mecbur etti:


1- Birincisi¸ vusulün kulpu ve ilahî rızanın basamağı olan tarikatımızı savunma amacıdır. Tarikatımızın usulü Rasûl (s.a.v.)'e uyma (sünnete ittiba) ve kurtulanlar topluluğu (fırka-i nâciye) olan ehl-i sünnet akaidine sarılmak ve ruhsatları terk ederek azimetleri almak¸ murakabeye devam etmek¸ Mevlâ'ya yönelerek dünyanın süslerinden ve belki Allah'ın dışındaki her şeyden (masivau'llah) kalbini uzaklaştırmaktır. Hadis-i şerifte "ihsan" ile kastedilen huzur melekesidir. Hadis-i şerif şudur:  Çoklukta yalnız kalmak (celvette halvet)¸ dinî ilimlerden istifade ve onları ifade etme¸ sıradan insanlardan bir imtiyazla ayrılmama¸ zikri gizleme¸ nefesleri muhafaza etme¸ nefesin Allah'tan gafletle alınıp verilmemesi ve yüce ahlâk sahibi Efendimiz (s.a.v.)'in ahlâkıyla ahlaklanmaktır.


Bu tarikat artırma ve eksiltme olmadan bütünüyle temiz ashab hazretlerinin yoludur. Kitap ve sünnetin azimetlerini almaktır. Bu sebeple tarikatın imamı Bahaeddin Muhammed Nakşbend el-Buharî buyurmuştur: "Bizim yolumuzdan yüz çeviren dininden şüphe üzerinedir."


2- İkincisi¸ gâfillerin eleştiri ve iftiralarından kaçınmaktır. Din kardeşlerimizin bu kesimin inkârına ve onların üzülmesine sebep olan eylemlere cüretlerine neden olmamalıdır. Sadık fâkirler Allahu Teâlâ'ya tarikatlarının teyidi için duacıdırlar. Onun devamını¸ hasedci fitneler ve düşmanların tuzaklarından korunmasını isterler.


Bu fakir size elinizdeki risalede geçen bütün edeplerle vasiyet ederim. Size haber veriyorum ki¸ Kitap ve sünnete muhalefet eden¸ Rasûlullah (s.a.v.) ve ashabının hidayetine uymayan kimselerden Allahu Teâlâ'ya sığınırım.


Size sabah ve akşam İslâm'ın yardımcısı olan bu yüce devletin devamı için sâlih dua etmenizi emrederim. Din düşmanları ve mürtedlere karşı onun yardımını talep ediniz. Allah'ın selamı¸ rahmeti¸ bereketi başta ve sonda üzerinize olsun.






[1] Çevirinin Osmanlı Türkçesi ile yazılmış nüshası için bk. Bahattin (Yaraş) Efendi¸ Tasavvuf ve Menâkıb¸ ss. 335-345.



[2] 9/Tevbe¸ 119.



[3] 12/Yusuf¸ 24.



[4] 19/Meryem¸ 17



[5] İmam Sühreverdî Avârif'inde "Şeyhiyle ilişkilerinde müridin edepleri" babında zikredilmektedir.


Sayfayı Paylaş