MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ'NİN BİZLERE UYARISI: "AMANSIZ YOLCULUKLARA MÜRŞİDSİZ ÇIKILAMAZ"

Somuncu Baba

"Fıkıh usulünü bilen müderrisin huzurunda metodolojik
birikim elde eden öğrenci¸ fıkhî meseleleri dinî delillerden
istihrâc ve istinbât etmeye çalışır. Sadece fıkhî meseleleri
bilen bir müderrisin yanında eğitim alan öğrenci ise ilmî
metotları değil¸ sadece fıkıh tahsili görmüş olur."

Hak dostları sıradan insanlardan farklıdır. Hem kâmil hem mükemmildirler. Hem ilâhî nurla dolmuşlar¸ hem de âlemin nurla donanmasına yol açmışlardır. Mevlânâ yolumuzu şaşırmamak ve karanlıklarda kalmamak için ışık saçan ve ufuk açan kâmil insanlara tâbi olmamızı tavsiye etmektedir:


"Ey Hak yolunun yolcusu¸ kendine pîr seç; çünkü bu yolculukta pîrsiz olursan¸ pek büyük âfetler¸ korkular¸ tehlikeler vardır. Çok defa geçtiğin bu yolda bile kılavuzsuz gidersen şaşırır kalırsın. Ya hiç görmediğin bir yolda ne olursun? Aklını başına al da¸ kılavuz­suz olarak yola düşme. Ey ahmak¸ eğer başında mürşidin gölgesi olmazsa¸ gulyabânî sesleri seni şaşırtır¸ yolunu saptırır. Eğer o yolda rehberin olmazsa gulyabânînin hilesi seni sersemletir. Gulyabânî sesleri seni yoldan çıkarır ve tehlikeye düşürür. Bu yola düşmüş¸ senden daha akıllı kişiler vardır ki¸ hepsi de pîrsiz sapıttılar." (Mevlân⸠Mesnevî¸ I/2943-2947)


Dünyevî yolculuklar için bile önce arkadaşın belirlenmesi¸ sonra yola çıkılması tavsiye edilmektedir. "Allah yolu" demek olan mânevî yolculukta ise mürşid-i kâmilin kılavuzluğu ve rehberliği şarttır. Yol uzun¸ yolculuk tehlikelerle doludur. Yolun inceliklerini¸ engebelerini ve tehlikeli noktalarını bilenlere eşlik etmeyenler çeşitli vartalarla karşılaşırlar. Defalarca gidip gelinen yollarda bile kişi¸ bazen yol gösterecek ve yolu kolaylaştıracak bir bileni arar. Hiç bilinmeyen bir yolda ise yalnız yol kat etmek akıl kârı değildir.[i]


Beyitlerde dikkat çekilen gulyabânîden maksat¸ insanlık şeytanlarıdır. Bunlar aklını beğenmiş¸ kendini yükseklerde gören ve gururlanan isimlerdir. Kendilerini cümle âlemden daha akıllı zannedenler¸ kendilerine güvenerek yürümeye kalkışanlar hedefe varmak şöyle dursun¸ yolun bilinmeyen noktalarında ziyan olup giderler. Kendilerine inananları ve kendilerini takip edenleri de yanlış yola sevk edip aldatırlar.[ii]


Bilmişlik edasına bürünmek¸ kendi aklı ve fikrine güvenmek¸ kendini beğenmek zaafiyet göstergesidir. Kendine yeterli olan tek varlık Hz. Allah'tır. Allah'ın yarattığı her varlık eksik ve yardıma muhtaçtır. İlim¸ ibadet¸ ahlâk ve hizmet sahasında edinilen birikimler aslâ yeterli değildir. Kendini bilen şahsiyetler iyilik yolunda ne yapsa az geleceğini bilir. Güzellikleri elde ederken her güzelin ötesinde daha güzelin olacağı hissedilmelidir. Kulun kendini beğenmesi şeytanın işidir. İnsan şeytanları da kendine pâye çıkarmak¸ kendini merkeze almak¸ nefsini tatmin etmek peşindedirler. Yolculuk uyanık olmayı; uyanık olmak da tedbirli davranmayı gerekli kılar. Çok bildik yollarda seyrederken bile mutlaka yeniden düşünmek¸ yol emniyetini sağlamak ve yol inceliklerine sahip yol arkadaşı edinmek esastır. Gidilen bu yol Hak yolu olunca hassâsiyet bir o kadar daha artmaktadır. Mânevî tekâmül katedilen yola bağlıdır. Gayb âleminin¸ ruhlar âleminin¸ melekût âleminin ve sırlar âleminin gizemlerine vâkıf olabilmek âriflerin sohbetine katılmaya bağlıdır. Tasavvuf ilmi akıl¸ zekâ ve bilgi birikiminden ibaret değildir; akıl ve zekâyı bir tarafa bırakan yol olmadığı gibi akıl ve bilgi ile de kayıtlı bir saha da değildir. Aklın verilerinden gereğince faydalanan tasavvuf¸ bireyin keşfe nâil olmasını¸ ilhama bürünmesini¸ içsel donanımı gerçekleştirmesini de gerekli kılar. Tasavvufî tekâmüle ermek isteyenler bu yolun tecrûbî bir gelenek olduğunu bilmesi gerekmektedir. Usta-çırak ilişkisi¸ öğretmen-öğrenci birlikteliği¸ baba-oğul tecrübesi çerçevesinde kendisine güvenilen¸ ilmine saygı duyulan¸ tecrübesine hayran olunan¸ örnekliği ile gurur duyulan mânâ önderlerine teslimiyet esastır. Tasavvuf kitaplardan öğrenilecek¸ satırlarda okunulacak¸ başkasından dinlemekle başarılacak bir esas değildir. Tasavvuf bizzat yaşamayı gerektirmektedir. Tasavvuf ilminde başarı sağlamak ise tabi olunan mürşidin kalitesi ile orantılıdır. Mürşide duyulan ihtiyaç vazgeçilmezdir. Mürşid-i kâmiller müntesiplerini gittikleri mânâ yolculuklarına çıkarırlar. Sonu Hakk'ın rızâsı ve cennetle ödüllendirilmek olan bu yolculuğu başarıyla gerçekleştiren¸ "ölmeden önce ölme" sırrına eren bu mürşid-i kâmiller en şaşmaz yollardan götürerek müridlerini de vuslata kavuştururlar. O halde tasavvufî eğitimin olmazsa olmazı önce mürşid edinmektir.


Mürşid-i Kâmillerin Tesir Halkası


Halk¸ sultanlarının idaresi altındadır. Kim nereden ve nasıl besleniyorsa gelişimini de o şekilde sağlar. Onlar aklın¸ aşkın¸ irfanın¸ fenâ ve mahviyet duygusunun etkisi altında kalan kimseler mâneviyat bahçesinin solmaz gülleri ve güzel sesli bülbülleridir. Âkıbetin hayır¸ âhiret azığının tam¸ ebedi kurtuluşun nasip olması için insan sarraflarının yanında altın eğitimini almak gerekmektedir. Şöyle ki:


"Vatansız şahlar şahı canının lutfu¸ bütün bedene nasıl yayılmış gör. Asıl soylu akıllıların aklının lutfu da her uzva nasıl edep öğretiyor¸ gör! Sabırsız¸ kararsız aşkın kuvveti de bak¸ seni nasıl deliliğe götürüyor. Deniz suyunun keremine bir bak. Onda sonsuz inciler¸ cevherler meydana gelmede. Ustanın hüneri neyse¸ çırakları da onunla tanınırlar. Usul bilgisinin âlimi için ders usuldür. Talebesi de onu öğrenir. Fıkıhçı üstadın dersi de fıkıh olur. İyi talebe de ondan fıkıh okur. Dil bilgisi hocası da gramer okutur. Talebelerin bilgisizliğini giderir. Dersi yok olmak olan üstadın talebesi de mahvolmanın ve ayrılmanın âlimi olur. Ölüm günü¸ bütün ilimlerin en iyisi yoksulluk¸ yani Hz. Peygamberin ilmidir." (Mevlân⸠Mesnevî¸ I/2825-2834)


Havuz metaforuyla beden ülkesindeki kalb sultanının organlara tesirine dikkat çeken Mevlân⸠mekânsız ve vatansız can sultanının olanca letâfeti ve kuşatıcılığına rağmen¸ ten kafesinde saklı kalmasına şaşırmaktadır. Zira ten maddîdir¸ tende saklı kalan can ise mânâdır. Mânâ suretin ne içindedir ne de dışındadır. Zira can mekânsız ve vatansızdır. Bedendeki organların her birine his¸ hareket ve idrak gibi sıfatları ile tesir etmektedir.[iii]


Bir ustanın bilgi ve hüneri ne ise kendisine hizmet eden çıraklar da o hüner ve mârifeti öğrenirler. Altın işleyen ustanın çırakları da altın işçisi olur. Talebeye hangi ilmi öğretirsen onu öğrenir. Fıkıh ilmi kürsüsünde nahiv¸ nahiv kürsüsünde fıkıh öğrenilemez. Tarlalar da öyledir. Ekine hazırlanmış toprağa ektiğini biçersin. İnsân-ı kâmillerin yegâne hüneri ise Hak yolda mahviyet ve fenâ halidir. Ona hizmet eden dervişler de bunu öğrenirler¸ kendilerini benlik ve varlık cehenneminden kurtarırlar.[iv]


Fıkıh usulünü bilen müderrisin huzurunda metodolojik birikim elde eden öğrenci¸ fıkhî meseleleri dinî delillerden istihrâc ve istinbât etmeye çalışır. Sadece fıkhî meseleleri bilen bir müderrisin yanında eğitim alan öğrenci ise ilmî metotları değil¸ sadece fıkıh tahsili görmüş olur.


Hak yolda nefsini fenâ kılan ve benlik perdesini yırtan bir mürşid-i kâmilin yanında terbiye gören derviş¸ varlık ve benliğini Hakk'ın huzurunda eritmeye çalışır.


Bahsi geçen bu ilimlerden hiç birisi ölüm günü¸ tek başına insana fayda vermez. Zira hepsi de hâl ilmi değil¸ kâl ilmidir. Hâl ilmi ancak fakr¸ fen⸠mevhum varlığı ve enâniyeti terktir. Âhiret yolculuğunun yegâne azığı da fakr ilmidir. Kişi şerîat ilmini¸ Allah yolunda fânî olmak ve kendi varlığını terk etmeye vâsıta kılmak için okursa fayda verir. Kişi kendisine âlim desinler ve herkes kendisini parmakla göstersin ve kendisine hürmet edip yüksek makamlar elde etmek için okursa âhiret yolculuğunda kendi başına belâ olur.[v]


Mürşid-i Kâmillerin Ezelî Hakîkatleri


Mevlân⸠Mesnevî'sinde mürşid-i kâmillerin ezelî hakîkatlerine dikkat çekerek¸ fenâ mertebesine ermenin gereğini şu şekilde dile getirmektedir:


 "Yol bilen pîrin hallerini yaz. Bir pîr seç¸ onu mânâ yolunun ta kendisi bil. Pîr yaz mevsimi gibidir. Halk ise güz ayı gibidir. Halk gecedir¸ pîr ise nûrlar saçan aydır. Ben tâze¸ genç bahtına pîr adını taktım; çünkü o¸ günlerin¸ senelerin geçmesi ile değil¸ Allah'ın lutfu ile pîr olmuştur. O¸ öyle bir pîrdir ki¸ ona başlangıç yoktur. O öyle bir tek incidir ki¸ onun eşi benzeri bulunmaz. Zaten eskimiş¸ yıllanmış şarap daha kuvvetli olur. Özellikle o şarap ledün küpünden olursa." (Mevlân⸠Mesnevî¸ I/2938-2942)


İnsân-ı kâmiller sıcaklık ve tatlılıkta yaza benzerken¸ nâkıs şahsiyetler ise soğukluk ve perişanlıkta sonbahara benzemektedir. Güz mesâbesinde olan halka mürşid bahar güneşi gibidir. Nasıl sonbaharı idrak eden ve bir kış geçiren tabiat¸ bahar güneşi ile canlanır¸ yaprak ve meyve verirse¸ böylesi bir bahar güneşi gibi olan bir pîrin nuruyla yanıp yanıp aydınlanmadıkça¸ halkın gönüllerinde meyve ve mahsul veren bir mânevî bahar zuhur etmez.[vi] İnsanlık sahip olunan değerlerin paylaşılması ile katmerleşmektedir. Yetkin şahsiyetlerin en önemli özelliği¸ başkalarına faydalı olmaları ve olumlu gelişmelere zemin hazırlamalarıdır. Güz ve kış mevsiminin solma¸ dökülme¸ çıplak kalma¸ yüklerini bırakma¸ karda kışta kalma¸ katkıda bulunmama özelliklerine karşılık¸ bahar ve yaz mevsiminin neşv ü nemâ bulma¸ gürbüzleşip serpilme¸ çiçeklenme¸ yeşillenme ve meyveye durma özellikleri bulunmaktadır. Mürşid-i kâmiller hayat doludur. Işıl ışıl¸ kıpır kıpır ve capcanlıdır. Bulundukları yerlere bereket ve huzur götürürler.


Karanlık bir gece mesabesinde olan halka mürşit bu gecenin göklerinde ışıldayan ay gibidir. Kusurlu şahsiyetler netlikten¸ berraklıktan ve safiyetten uzaktırlar. Günah¸ isyan¸ cehâlet ve itâatten yoksunluk kişiyi karanlıkta¸ zulmette ve şaşkınlıkta bırakır. Gecenin zifirî karanlığında iyi kötü¸ güzel çirkin¸ beyaz ve siyah fark edilemediği gibi gönül aydınlığına kavuşamamış bedbahtlar da bahtı kararmış¸ ufku daralmış¸ yolu çıkmaza düşmüş isimlerdir. Karanlıkta kalan ve zulmete boğulanlar yol alabilmek için fenere¸ ışığa ve kılavuza muhtaçtırlar. Gecenin zifiri karanlığını delip yol bulmamıza fayda sağlayan ay ışığı mesâbesinde olan insân-ı kâmiller de günah karanlıklarını bertaraf etmektedirler.


Bahtı genç olan mürşide pîr adını vermesi¸ yaşadığı yıllardan dolayı değil¸ Allah'ın kendisine ihsan ettiği olgunluk yüzündendir. Mevlânâ mürşidi¸ "akıl ve irfan pîri" diye nitelendirmektedir. Allah'ı görme ve bulma yetisi nedeniyle mürşidin olgunluğuna dikkat çekmektedir. Yoksa mürşidin pîr olması geçen aylar ve yıllar sonucu yaşlanmasından dolayı değildir.[vii] Akıl yaşta değil baştadır. Yaşlı olmak veya çok yaşamak büyüklerden olmak anlamına gelmez. Mürşid-i kâmiller¸ Çelebi Hüsameddin gibi daha ömrünün baharında da olsalar olgunlaşmışlardır.


Tarikat büyükleri için zaman ölçüsü yoktur. Hak dostlarının önü ve sonu olmaz. Onların başlangıcı ile sonları birbirinin aynıdır. Hak dostları yaşadığı dönemlerin gözdesidir. Onlar eşi bulunmayan inci mesâbesindedirler.[viii] "Âdem (a.s..) daha çamur halinde iken ben¸ Allah katında "hâtemu'n-nebiyyîn" diye yazılmıştım. Size ilk işaretlerimi şimdi vereceğim: Babam İbrahim (a.s.)'ın duası¸ İsa (a.s.)' ın müjdesi ve annemin bana hamileyken gördüğü rüyadır. O rüyada annem¸ kendinden bir nûr çıktığını ve Şam saraylarını aydınlattığını görmüştü."[ix] hadisine atıfta bulunulmakta¸ Peygamber Efendimizin ezelî olan nübüvveti gibi onun vârisleri olan mürşid-i kâmillerin velâyetleri de ezelî olarak değerlendirilmektedir. Böylesi bir müceddidin kurbiyeti gibi tasarrufunun da bir benzeri yoktur.[x]


Özetle Mevlânâ'ya göre¸ sâlik şeyhini sevmeli ve şeyhinden korktuğu için değil onu sevdiği için çalışmalıdır. Şeyhin görevi müritlerine tahakküm kurmak değil onları eğitmektir. Diğer yandan şeyhinin emir ve tavsiyelerini yerine getirirken mürit¸ şeyhine can u gönülden bağlanmalı¸ şeyhinden bir an bile ayrılmayı büyük bir azap ve işkence bilmeli ve sâlik kendi benliğini şeyhinde yok edebilmeli. Kuşadalı İbrahim Efendi'nin müritlerinden biri rüyasında şeyhini görmüş; şeyh dervişe doğru geliyor¸ geldikçe de küçülüyormuş. Yaklaştıkça küçülmüş¸ nihayet dervişin bedeninde kayboluvermiş. Dehşetler içinde uyanan derviş¸ sabahı zor etmiş. Şeyhinin ziyaretine koşmuş¸ zuhûratını nakletmiş. Şeyh ârifâne bir tebessümle; "Sen de şeyhine karşı öyle olmalısın." diyerek fenâ fi'ş-şeyh mertebesine işâret etmiştir.[xi]


 








· Gaziosmanpaşa Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.



[i] Tâhiru'l-Mevlevî¸ Şerh-i Mesnevî¸ c. I¸ 5. Kitap¸ s. 1382; Rifai¸ Şerhli Mesnevî-i Şerif¸ s. 430-431.



[ii] Tâhiru'l-Mevlevî¸ a.g.e¸ c. I¸ 5. Kitap¸ s. 1382; Rifai¸ a.g.e¸ s. 431.



[iii] Konuk¸ a.g.e¸ c. II¸ s. 260.



[iv] Konuk¸ a.g.e¸ c. II¸ s. 262.



[v] Konuk¸ a.g.e¸ c. II¸ s. 263.



[vi] Rifai¸ a.g.e¸ s. 430.



[vii] Rifai¸ a.g.e¸ s. 430.



[viii] Rifai¸ a.g.e¸ s. 430.



[ix]  Ahmed b. Hanbel¸ Müsned¸ IV¸ 127; Beyhaki¸ Delâil¸ I¸ 83.



[x] Tâhiru'l-Mevlevî¸ a.g.e¸ c. I¸ 5. Kitap¸ s. 1380.



[xi] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî¸ Şerh-i Mesnevî¸ ter. ve şrh.: Tâhiru'l-Mevlevî¸ Selâm Yayınları¸ Konya 1963¸ c. II¸ s. 353.

Sayfayı Paylaş