ONBEŞİNCİ HUTBE

Somuncu Baba

İnsanı¸ hayâtınsâikleri¸ gayeleri ahlâk-ı İslâmiyyede mühim bir mes'ele teşkil eder. Saika ve dâiye denilen şey¸ insanı en kolay ve mu'tâd bir vechlefaâliyyete getiren vakıadır. Gaye de bu faâliyyetleta'kîb edilen¸ kavuşulmak istenilen maksat ve hedeften ibarettir.

Bir hikmet yediyle dünyâ sahasına atılmış olan insanın birçok kuvvetlerle mücehhez olması¸ kâinatı ihata edecek kadar vüş'at-ı kalbe¸ bir nüfûz-ı nazara mâlik bulunması¸ dimağında binlerce muhtelif efkârın tecellî edip durması gösteriyor ki¸ bu mükerrem mahlûkun bütü

MÜSLÜMANIN RIZASININ ALLAH RIZASI OLMASI


Cemâat-i Müslimîn!


İnsanı¸ hayâtınsâikleri¸ gayeleri ahlâk-ı İslâmiyyede mühim bir mes'ele teşkil eder. Saika ve dâiye denilen şey¸ insanı en kolay ve mu'tâd bir vechlefaâliyyete getiren vakıadır. Gaye de bu faâliyyetleta'kîb edilen¸ kavuşulmak istenilen maksat ve hedeften ibarettir.


Bir hikmet yediyle dünyâ sahasına atılmış olan insanın birçok kuvvetlerle mücehhez olması¸ kâinatı ihata edecek kadar vüş'at-ı kalbe¸ bir nüfûz-ı nazara mâlik bulunması¸ dimağında binlerce muhtelif efkârın tecellî edip durması gösteriyor ki¸ bu mükerrem mahlûkun bütün harekâtı birer şâika merbut¸ birer gayeye müteveccihtir.


İşte¸ hakîki bir Müslümanın gâye-i ahlâkiyyesi¸ ne maddî birmenfaat¸ ne de başka bir şeydir. Belki dînen uhdesine düşen vazîfeleriîfâ ile ma'nevî bir kemâle ermek¸ rızâ-yı Hakk'a nâiliy-yetle ebedî bir saadete nail olmaktır. Zîrâ bir Müslüman bilir ki¸ asıl gâye-i hilkat¸ “Ben insanları ve cinleri yalnızca bana ibâdet etsinler diye yarattım.” ( 51/Zâriyât¸ 56.) âyet-i celîlesimantûkunca¸ ma'rifetu'llâhdır. Ve bu sayede Hakk'ın rızâsına ebedî saadete nâiliyyettir.


Ma'rifetu'llâh ise irfan ile mücâhede ile nefsi fena hasletlerin zulmetlerinden kurtarıp¸ fazîletnûrlarıylatezyîn itmekle kabil olabilir. Artık böyle bir kanâatte bulunan bir Müslüman ahlâkî vazifelerini bir aşk ile ve rûhânî bir neşve ile îfâya çalışıp durmaz mı? Ma'lûmdur ki; Ahlâk-ı İslâmiyyenin bir kısım âlîdüstûrları vardır. Bunlardan biri¸ "Vazîfenimahzârızâ-yıBârî için yap."kâidesidir.


Binâenaleyh Müslümanlar vazifelerini cennet ümîdiyle¸ cehennem korkusuyla yapmazlar. Belki mücerredrızâ-yıİlâhî'yitahsîl için îfâ ederler. Nazar-ı İslâm'da ahlâkın en birinci hedefi¸ gayesi rızâ-yıİlâhî'dir. Cenâb-ı Hakkın rızâsı her şeyin fevkindedir. Bir âyet-i kerîmede¸ “Allahu Teâlâ'nın rızâsı¸ onların hepsinden daha büyüktür. Feuz-i azîm işte odur.”(9/Tevbe¸ 72) meâlindedir. İnsanlar için en büyük kemâl¸ rızâ-yı İlâhîye muvaffakiyyettir. Bu muvaf-fakiyyetin en büyük semeresi ise dâr-ı bakâdaCenâb-ı Hakk'ın tecelliyyâtına¸ müşâhede-i cemâline nâiliyyet saadetidir. Bu öyle bir saadettir ki¸ bunun ulviyyeti yanında dünyâ ve ukbâ olanca varlığıyla¸ olanca behişt-i menâzırıyla beraber hiç mesabesinde kalır.


İnsan alâka ettiği bir zâtınnîm-teveccühüne mazhariyetten dolayı ne kadar neşveyâb olur! İnsan o neşveyidünyânın bütün ezvâkinetercîh etmez mi? Artık Ma'bûd-ı kerîminin mukaddes rızâsına mazhar olacak bir insanın duyacağı ma'nevî zevki düşünmeli¸ şimdi bu zevkin yanında bütün dünyâ ve ukbâ hiç mesabesinde kalmaz mı? Hâsılı Müslümanlar vazifelerini mahzârızâ-yı ilâhî için yaparlar. MücerredCenâb-ı Hakk'a arz-ı muhabbet ü ubûdiyyet için ibâdet ve tâatte bulunurlar. Nitekim Hazret-i Ömer (r.a) “AllahSüheyb'e rahmet etsin¸ Allah (c.c)'tan korkmasa idi yine ona isyan etmezdi.” demiştir.


Demek ki Hazret-i Süheyb (r.a.)'in Allah (c.c)'ına itaati¸ onun teklîf ettiği vazîfeleri yapması bir havf ve recâyamüstenid değilmiş¸ mücerred Allah (c.c)'ına kemâl-i hürmet ü muhabbetten münbais imiş.


Onun içindir ki; bu beyân edilen her kemâlâtmemdûh bir ahlâk sahibi olan Ma'bûd-ı hakîkisinin iltifatına nâiliyyet¸ dünyâ ve ukb⸠rızâ-yı ilâhîye mazhariyyetten ibarettir. Cenâb-ı Vâci-bü'l-vücûdHazretleri cümlemizi kemâlat-ı ahlâkiyyeye mazhar buyursun. Âmîn.

Sayfayı Paylaş