‘BİLMİYORUM' DİYEBİLMEK

Somuncu Baba

"İlimde haddi bilmek çok önemlidir. Sorumluluğunu bilen bir ilim adamı¸ bilgili görünmek
için bildiği ve bilmediği her konuda fikir beyan etmekten kaçınır. İyi bildiğini anlatır¸
bilmediği ve uzmanı olmadığı konuda da çekinmeden ‘Bilmiyorum' deme erdemini gösterir."

Tasavvuf büyüklerinden Zile'li Ebu'l-Leys Muharrem ez-Zîlî (v.1000-1591) aynı zamanda İslâmî ilimlerin her alanında eser telif eden bir müelliftir. O¸ Sivas'lı meşhur mutasavvıf Şemsüddin Sîvasî'nin büyük kardeşi¸ Abdülmecid Sivâsî'nin de babasıdır. Mezhep olarak Hanefî¸ meşrep olarak ise Halvetî'dir. Âlim¸ fâzıl¸ fakih¸ müstakim ve kanaatkâr; hile ve hud'a bilmez bir şahsiyettir. Vefat ettiğinde miras olarak kitaplarından başka bir şey bırakmamıştır. Onun yazdığı ve miras bıraktığı eserler arasında ilmihal geleneğinin iki önemli ve öncü kitabı vardır. Bunlardan biri Hubbu'l-Mesâil veya Cübbü'l-Mesâil adını taşıyan fıkıh (ilmihal) kitabı; diğeri ise kadın ilmihali tarzında özet olarak yazdığı Umdetü'n-Nisâ adlı eseridir.


Muharrem Efendi bu eserlerinde çok önemli bilgileri bir araya getirmiştir. Fıkıh ve tasavvufun iç içe bir ilim olduğunu isbat etmiştir. Bu yazıda onun ilimde haddi bilmeyi anlatırken sunduğu zengin örnekler okuyucuyla paylaşılacaktır. Çünkü ilimde haddi bilmek çok önemlidir. Sorumluluğunu bilen bir ilim adamı¸ bilgili görünmek için bildiği ve bilmediği her konuda fikir beyan etmekten kaçınır. İyi bildiğini anlatır¸ bilmediği ve uzmanı olmadığı konuda da çekinmeden ‘Bilmiyorum' deme erdemini gösterir. Böylece de insanları yanıltmaktan ve saptırmaktan kurtulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in terbiyesinde ve sohbetinde yetişen sahâbe-i kirâmdan itibaren İslâm âlimlerinin tavrı hep bu şekilde olmuştur. Mezhep âlimlerimizden İmam Mâlik'e kırk soru sorulmuş¸ otuz altı tanesine ‘Bilmiyorum' cevabını vermiştir.


Bu konuda sözü Muharrem Efendi'ye bırakalım. O şöyle diyor: 


"Hz. Peygamber (s.a.v.) ilâhî vahiy ile evvelkilerin ve sonrakilerin ilmine sahip olduğu halde yine de  Allah'tan¸ ‘Allah'ım ilmimi artır.' diye niyazda bulundu. Şurası bilinmelidir ki¸ bir kimse ne kadar derin bilgi sahibi olsa da (daha) fazla bilmeye hala muhtaç olurmuş. Âlimler her şeyi bildiklerini düşünerek asla ilimlerini beğenip mağrur olmamalıdırlar. Zira her bilenin üstünde bir bilen vardır ve ilmine sınır ve nihayet olmayan sadece Yüce Allah'tır.


Allah'ın İlmi Sonsuzdur


Bütün mukarreb meleklerin¸ mahlûkatın ve Cebrâil (a.s.)'in ilmi bir araya toplansa Yüce Allah katında okyanustan bir damla olmaz¸ hatta bunlar arasında orantı bile kurulamaz. Bütün peygamberlerin ilmi Cebrâil (a.s.)'in ilmi yanında denizden bir damladır. Zira Cebrâil (a.s.)'in gözü levh-i mahfuza bakmaktadır. Olan biteni takdir edilenleri (mukadderatı)¸ ezeli ve sonucu¸ bütün semâvî kitapların içindekileri bilmektedir. Peygamberlerin de ilimleri birbirinden farklıdır. Bunlardan biri Tevrat'ın sahibi Hz. Musa (a.s.)¸ ulü'l-azm peygamber olduğu halde Hz. Hızır'dan kendisini talebeliğine kabul etmesini talep edip şöyle demişti: ‘Sana verilen özel bilgiden¸ beni hakîkate ulaştıracak kadar öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?'[1]. Hz. Hızır'la beraber olduğu birkaç gün içinde acâip sırlara muttali oldu. Hatta bu beraberlik esnasında şöyle bir menkıbe anlatılır: Musa (a.s)¸ Hızır (a.s)'dan ayrılacağı sırada denizin kenarında bir serçecik burnunu denize sokup su içti. Hızır (a.s) dedi ki: ‘Ey Musa! Şu serçenin burnunun üstünde olan nemciğin bu deryaya oranı ne kadar ise benim ilmimin Allah'ın ilmi karşısındaki miktarı o kadardır. Fakat senin ilmin benimkinin yanında serçeciğin burnundaki su kadardır. Zira Yüce Allah benim hakkımda: ‘…ona tarafımızdan özel bir bilgi lütfettik.'[2] buyurdu. Üstelik Hızır (a.s.) anadan doğalı kaç bin yıl olmuştur. Hatta Âdem Nebî'nin sulbünden gelen oğludur ve ta'lim-i Rabbânînin rivâyetiyle günbegün ilmi artmaktadır. Ömür devam ettikçe ilim de artmaktadır. Ey Musa! Birkaç gün beraberliğimize ve diyaloğumuza sabredip itirazı terk etmedin ki Hazret-i Hakk'ın biz kuluna bahşettiği ledünnî ilimden tamamen doyasın. Sen deniz alıp gideceğine bir katre aldın.'  


Aynı şekilde müctehid âlimlerin ilmi de peygamberlerin ilmine nisbetle denizden bir damladır. Zamâne ulemâ ve fuzalâsının ilmi de müctehidlerin ilmine nisbetle denizden bir katredir. Asrın ulemâsının ilmine göre ümmî tâifesinin ilmi deryâdan bir katre değildir. Hazret-i Hak celle ve alâ: ‘Her bilenin üstünde bir bilen vardır.' buyurur. Bir âlimin okumamışa nisbetle fazileti ne kadar fazla ise de¸ yine de kendinden üstün olanlara nisbetle cehâletini bilip aczini itiraf ve ucbunu terk edip bir damlacık ilmine mağrur olup her şekle cevap vermeye cür'et etmesin!


Bilmiyorum Diyebilmek


Bundan dolayıdır ki¸ İmâm-ı Âzam Hazretleri¸ asrının âlimlerinin en bilgilisi ve devrinin en fazîletli kişisi iken her fetva sorana cevap vermeye cür'et etmeyip ‘Ateşe karşı en cür'etli olanınız fetvâ konusunda en cür'etkâr olanınızdır.' hadisiyle amel etmiş ve soru soranların bazısına ‘Bilmiyorum' demiştir. Fakihlerin en fakihi İbn Mes'ûd (r.a.) buyurdu ki¸ ‘Her suâle cevap veren kimseler var ya bilin ki onlar sefihtir.' İmam Müzenî'nin dediğine göre¸ İmam Şâfiî¸ Risale adlı kitabını seksen kere okumuş¸ her okuyuşta kendi hatasını düzeltmiş¸ en sonunda bir hata daha bulunca îöyle demiş: ‘Sübhânellâh! Bildim ki Hak Teâlâ'nın kitabından başka hata ve yanlıştan hâli kitap olmazmış!'


Şa'bî'ye bir mesele sordular¸ cevaben ‘Bilmiyorum' dedi. Dediler ki: ‘Allah'tan utanmaz mısın Iraklıların imamı olasın da ‘Bilmiyorum' diyesin!' O da cevaben dedi ki: ‘Hak Sübhânehû ve Teâlâ meleklere¸ ‘Şunların isimlerini bana söyleyin.'[3] buyurdu. Melekler¸ ‘Ya Rabbi! Sen allâmu'l-ğuyûbsun biz ne biliriz?' diye acziyet gösterdiler. Şa'bî'nin kendi ilmi o meleklerin ilmine nisbetle yüzbin şubeden biri değildir.'


Ebû Yûsuf Başkadı iken bir mesele sordular ‘Bilmiyorum' dedi. Dediler ki¸ sen Kâdı'l-kudâtsın¸ Beytü'l-mal'den günde yüz akçe yersin bu meseleyi bilmem dersin!. O da cevaben dedi ki: ‘Günde yüz akçe ilmim kadardır. Eğer cehlime göre vazife verseler bana dünya hazineleri yetmezdi.'


Ebû Bekir Iyâd minberde va'za çıktığında bir mesele sordular ‘Bilmiyorum' dedi. Dediler ki bu çıktığın yüksek makam ‘lâ edrî=bilmiyorum' makamı değildir¸ niye ‘bilmiyorum' diyorsun dediler. O da şöyle cevap verdi: ‘Ben ilmim kadar yüksekliğe çıktım cehlim kadar yüksekliğe çıkmam gerekseydi göğe çıkardım.'


Yine bir cemiyette bir âlim başköşede posta oturmuştu. Bir mesele sordular ‘Bilmiyorum' dedi. Dediler ki: ‘Bu oturduğun mekân bilmeyenlerin yeri değildir.' O da cevaben dedi ki: ‘Bu oturduğum yer eşyanın azını bilip çoğunu bilmeyenlerin mekânıdır. Her şeyi bilen ve her nesneden malumatı olan (Allah) ise mekândan münezzehtir.'


Sözün özü şudur ki¸ din âlimi¸ insaf sahibi olup bilmediğini utanmadan bilmiyorum diyendir."[4]


 


 






[1] 18/Kehf¸ 66.



[2] 18/Kehf¸ 66.



[3] 2/Bakara¸ 31



[4] Muharrem Efendi¸ Hubbu'l-mesâil¸ Vr. 56a-58b.

Sayfayı Paylaş