KUTSAL MEKÂNLARA KUTLU SEFER

Somuncu Baba

"Onlar bir kez görüyorlar hemen anlayabiliyorlardı. Balık deryada
ilken deryanın kıymetini bilmeliydi. İnsanların birbirine davranışları çok
güzelleşmişti. Çünkü herkes her şeyi pozitif olarak görüyor olumsuz
hiçbir şeyi değerlendirmiyordu. Allah'ın beytinde¸ Allah'ın huzurunda¸
Vakıf Başkanımızın yanında gözler hep güzel görüyor gönüller hep
güzeli hissediyordu. Bunun için de her şey güzeldi¸ mükemmeldi."

Kutlu sefere 25 Mart 2011 tarihinde Darende'den başlandı. Vakıf Başkanımız ile önce İstanbul'da¸ Hazreti Muhammed (s.a.v) Efendimizi evinde misafir eden ve ülkemizde misafir olarak bulunan Eyyub el-Ensari Hazretlerinin ziyaretine gidildi. Cuma namazı burada kılındı. Böylece kutlu yolculuk başlamıştı. Ayrıca Miniatürk'e gidilerek Somuncu Baba Külliyesi'nin maketi ziyaret edildi. 1453 Panorama İstanbul'a gidilerek fetih canlı canlı yaşandı. Fethin manevî mimari olan Akşemsettin Hazretleri¸ Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri ve onları yetiştiren Somuncu Baba Hazretleri anıldı.


26 Mart 2011'de kutlu sefer için Vakıf Başkanımız ile İstanbul Atatürk Havalimanında buluştuk. Uçağın havalanma zamanı bekleniyordu. İşte o anda gönüllerimize ayrı bir mutluluk¸ ayrı bir huzur¸ ayrı bir maneviyatın dolduğunu hissettik. Küçük çocuklar gibi neşeli bir halde beklemeye başladık. Vakıf Başkanımızın yavaş adımlarla havalimanındaki C terminaline doğru yürümesi bu kutlu yolculuğun ilk anını ve ilk huzurunu bizlere yaşattı.


Bu yolculukta çok şeyler öğreneceğimizi hissediyorduk. Kutlu sefere kutlu mekânlara gitmenin ayrı bir özelliği vardı. Bunu ise ancak yaşayanlar hissedebilirdi. Güzel bir uçak yolculuğundan sonra Medine Havalimanına indik. Hep birlikte öğle namazını edâ ettikten sonra¸ otelimize doğru yola çıktık. İçimizdeki mutluluk çok farklı idi. Hele bu kutlu yolculuğa ilk kez çıkan arkadaşlarımızın heyecanı daha da ayrıydı. İnsanların içi içine sığmıyor mutlulukları hareketlerine yansıyordu. Dualar ve tekbirlerle yolculuğumuz Ravza-i Mutahhara'ya doğru devam ediyordu. İkindi namazlarını Mescid-i Nebevî'de kıldık. Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)'in huzuruna çıkmanın manevî hazzını yaşadık.


Medine-i Münevvere'nin ayrı bir havası ayrı bir güzelliği vardı. Vakıf Başkanımızla birlikte Sıddık kapısından girerek¸ Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in yaptırdığı mescidin ilk yapıldığı sınırına geldik¸ huzurla akşam namazını beklemeye başladık. Buradaki lezzet ve maneviyat tüm gönülleri kapladı. O gün yatsı namazından sonra Vakıf Başkanımızla ile birlikte Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in ziyaretini gerçekleştirdik. Bizlere şunu söylüyordu: "Ziyaret âdabına dikkat edin¸ dünya kelâmı konuşmayın¸ gönlünüzden hayırlı dileklerde bulunun¸ ses çıkarabilecek her hangi bir hareket yapmayın¸ insanları incitmeyin." Ziyaret başladı.


Bir taraftan gözyaşları dökülürken¸ bir taraftan da kalplerimizin göğüslerimizden fırlayacağını hissettik. Bu ziyaretin tarifi mümkün değildi. Manasını ve maneviyatını anlatmaya kalemimizin gücü yetmez. Bu hal ancak yaşanır¸ yaşanırsa anlaşılabilir¸ hissedilebilir. Ertesi gün Mescid-i Nebevî'nin her yerini gezdik. Ziyaretlerde bulunduk. Tarihî dokuyla zamanımızı birleştirdik. Mescid-i Nebevî'nin arsası iki yetimden alınmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v) onların yapacağı bağışı kabul etmemiş. Ücretlerini ödemişti. Hatta yapımında bizzat kendisi çalışmıştı. Mescit ilk yapıldığında 864 metrekare idi. Ama tarih boyunca 10 kez genişletilmiş¸ büyütülmüştü. Bu ziyaretlerimiz sırasında bizleri en çok etkileyen yerler ‘Hane-i Saadet' ve ‘Cennet Bahçesi'dir. Cennet bahçesi içerisindeki elçi sütunu¸ muhafızlar sütunu¸ itikâf sütunu¸ teheccüd sütunu¸ tevbe sütunu ve Hazreti Aişe (r.anh.) validemizin sütununu ziyarette bulunduk¸ dualar ettik. Manevî huzurda bulunmanın hazzını ve huzurunu yaşadık. Namazları kıldığımız yerin hemen arkasında "Kumluk" denilen saha vardı ki burası¸ Hazreti Peygamber (s.a.v)'in tüm işlerini (askerî¸ malî¸ siyasî¸ idarî¸ vb.) gördüğü yerdi. Hatta burada toplantılar yapar¸ insanları göreve getirir ve görevden alırdı. İşte o Allah Resulü'nün bulunduğu mekânlarda bulunmak¸ O'nun ayak bastığı yerlerde olmak¸ çok ayrı bir huzurdu¸ mutluluktu. O gönüllere hayat bahşediyordu.


Vakıf Başkanımızla birlikte okçular tepesine gidilmiş¸ orada sohbet yapılmıştı. Vakıf Başkanımız şu hadis-i şerifi hatırlattı: "Ben Uhud'u severim¸ Uhudta beni sever. Uhud cennet dağlarından bir dağdır." Sonra 70 şehidimizi ziyaret ettik. Ertesi gündü. Medine'deki bazı yerleri ziyarete gittik. O Uhud savaşındaki okçuların¸ hatası¸ tarih boyunca Müslümanlara söz tutmayı öğretmişti. Söz tutulmanın öğrenildiği ve anlamını kazandığı yere gittik. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in geri çekilin emri üzerine ordu 3 km kadar geri çekilmişti. Mübarek dişleri kırılmış¸ kanı yere düşmeden Cebrail (a.s.) tarafından havada yakalanmıştı.


Benî Haram bölgesinde yedi mescidlerin arka tarafında. 15 m yükseklikte tepeye doğru tırmandık. Efendimiz (s.a.v.)'in ayak izleri kayaların üzerine çıkmıştı. Yok etmek maksadıyla zift¸ katran dökmüşlerdi ama gül gibi kokuyordu o izler. Vakıf Başkanımız ziyaret ediyor¸ gözyaşlarını tutamıyordu. 3 m daha yukarı çıktığımızda küçük bir mağara gördük. Ümmetinin afvolması için secde ettiği yerdi. Mübarek ellerinin ve mübarek alnının kaya üzerinde izleri vardı. Mağara gül gibi kokuyordu¸ güldü. Vakıf Başkanımız; "Bakın buraya gelin tam anlamıyla gül kokusunu alabilirsiniz" dedi ama çok hüzünlüydü¸ üzülmüştü. Şöyle buyurdu: "Buralar bizim denetimimizde olsaydı bir cam fanus içerisine alır ziyarete açardık." Ziyaretler devam etti. Peygamber Efendimiz'in bazı seferlerde sabah namazını kıldığı El-Musabbah Mescidi¸ yedi kırba suyla mübarek naşının yıkandığı Garz Kuyusu¸ El Mustalah Mescidi¸ Şeyheyn Mescidi¸ Hendek savaşı öncesi hendek kazılırken sert bir kayanın çıktığı ve kendi elleriyle kırdığı yer¸ Salman-ı Farisi'nin kuyusu ve 300 hurmanın Peygamberimizin elleriyle diktiği yer¸ Cabir bin Abdullah'ın oğlağını kesip Efendimiz ve ashaba ikram ettiği ev ile Vadi-i Butlan (Şifa Toprağı) ziyaret edildi.


Buradaki manevî duygu en üst noktaya çıkmıştı. Bakımsız ve ilgisiz olması ise Vakıf Başkanımızı çok üzmüştü. Bu arada çok sayıda insan Vakıf Başkanımızı ziyaret ediyor dua ve himmet talep ediyorlardı. O ise gelen herkesle görüşüyor¸ manevî huzurda gönül alıyor gönül yapıyordu. Türkiye'den gelen vatandaşlarımız başta olmak üzere¸ Hindistanlı¸ Yemenli¸ Ummanlı¸ Medineli¸ Mekkeli¸ Güney Afrikalı¸ Endonezyalı¸ Malezyalı¸ Doulu-Batılı hepsiyle görüşüyordu. Medine'deki Cuma namazı ise bir başkaydı. Ayrı bir huzur ayrı bir maneviyat¸ ayrı bir neşesi vardı. Cennet'ül Bâki Mezarlığı ziyareti ise yine Vakıf Başkanımızı hüzne boğmuştu. Burada Hz. Osman¸ Hz. Halime¸ Hz. Aişe¸ Hz.Hafsa¸ Hz.Ümmü Seleme¸ Hz. Fâtıma¸ Hz. Rukiye¸ Hz. Ümmü Gülsüm¸ Abdurrahman bin Avf¸ Osman bin Mazun¸ Saad bin Ebi Vakkas¸ (r.anhüm) Cafer-i Sadık Hazretleri ile Çorumlu Pir Efendimi Mustafa Rumi Şirani Hazretlerinin kabirleri ziyaret edildi. Bu ziyarette duygu yüklü anlar yaşandı.


Cumartesi günü Mekke-i Mükerreme'ye hareket edilecekti. Öğleye ihramlı olarak Mescid-i Nebevi'ye gidildi. Huzura çıkıldı¸ öğle namazı hep birlikte kılındı. Hareket anı geldi.  Mikat mahallinde ihram namazı kılındı. Telbiyeler¸ tehliller¸ tekbirler getirildi. Gönlümüz¸ coşmuştu. Böyle bir manevî tat olamazdı. İkindi namazını yolda kıldık. Akşam namazından sonra Mekke-i Mükerreme'ye vardık. Yatsıdan sonra umre yapılacaktı.  Kâbe-i Şerifin önünde niyet yapıldı. Tavafa başlandı. Vakıf Başkanımızla birlikte¸ tavaf yapıyorduk. İnsanları incitmeden güzel bir şekilde o manevî atmosferin muhteşemliği içerisinde tavafımız tamamlandı. Hep birlikte 2 rekât tavaf namazını kıldıktan sonra sa'y için Safa ve Merve tepelerine doğru yürüyorduk. Sa'y başlamıştı. Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)'in yaptığı yerde Sa'yı yapıyorduk. O'nun yürüdüğü yerde yürüyor¸ koştuğu yerde koşuyorduk. Tüm insanlar grubumuzu seyrediyor¸ sa'yın yapılışına bakıyor hatta dualar ediyorlardı. Bu arada değişik milletlerden insanlar sa'y sırasında Vakıf Başkanımızla görüşüyordu. Bizlerin bu halini gören bu insanlara da ayrı bir güven gelmiş¸ gönülden gönüle bir muhabbet kurulmuştu.


Tıraşlarımızı olduk. İhramdan çıkıp¸ abdestlerimizi tazeleyip tekrar Kâbe-i Şerife döndük. Gecenin üçte ikisini burada tamamladık. Arkadaşlarımızdan kimisi namaz kıldı¸ kimisi Kâbe'yi seyretti¸ kimisi zikir yaptı¸ kimisi şükretti. Tavaf yapanlarda ise ayrı bir neşe ayrı bir heyecan vardı. Allah'ın Beyti çevresinde pervane gibi dönülüyordu. Cenab-ı Allah'ın beytinde olmanın mutluluğu yaşanıyordu. İslâm kaynaklarından şunu biliyoruz ki¸ Cenab-ı Allah Kâbe'ye günde 120 kez tecelli eder. Bu tecelliler ise tavaf yapanların¸ namaz kılanların¸ Allah'ı ananların¸ Kâbe'yi seyredenlerin ve uyuyanların üzerine olur.


Kâbe-i Şerifte sabah¸ akşam ve yatsı namazlarını Altınoluk'un karşısında öğle ve ikindi namazlarını Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in Miraç'a çıktığı mekânda edâ ediyorduk. Meraklı insanlar¸ niçin Altınoluk'un karşısında bulunuyoruz¸ düşüncesi içerisindeydiler. Bu sırrı bizler de şu şekilde öğrendik; Altınoluk'un karşısında durmak hem Kâbe-i Şerife karşı¸ hem Ravza-ı Mutahhara'ya karşı durmak¸ hem Türkiye'nin kıblesine karşı durmak¸ hem peygamberlerin mezarlarına edeben riayet etmek ve hem de büyük pirlerin bulunduğu mekânda durmaktı.


Mekke-i Mükerreme'de çok güzel anlar yaşandı. Vakıf Başkanımız bizlere insanlara nasıl davranılacağını¸ nasıl ibadet edileceğini¸ nasıl tavaf yapılacağını ve nasıl Allah'a kul olunacağını bir kez daha öğretmiş oldu. Mekke-i Mükerreme'de çok güzel anlar ve hatıralar yaşandı. Bunlardan bir örnek verelim. Ummanlı Yusuf Abdurrahman¸ Vakıf Başkanımızı gördüğünde çok etkilenmiş¸ hemen görüşmeye gelmiş ve hiç ayrılmak istememişti. Şöyle diyordu: "Bir aydan beri Cenab-ı Allah'a yalvarıyorum. Beni salih bir kulunla ve senin dostunla karşılaştır. Bana ehlisünnet üzere yolunu göster¸ diye. İşte ben Efendi Hazretleri ile karşılaştım. Onu gördüğümde¸ yanında¸ olduğumda ayrı bir huzur ve mutluluk duyuyorum." Yine Mekkeli Seyyid Muhammed Naim ile görüşüldü. İlmî ve tasavvufî sohbet oldu. Edebe çok riayet etti. Konuşması¸ davranışları¸ hareketleri ehlisünnet yoluna uygun ve mülayimdi.


Daha sonra Mekke dışında bir kısım yerlere gidilerek ziyaretler yapıldı. Fotoğrafları çekildi. Gidilen yerlerden birisi¸ Tâif'ti. Gerçekten Tâif¸ cennet köşelerinden bir köşe idi ve çok güzeldi. Her taraf yeşillikler içerisindeydi. Araziler sulak¸ meyve ve sebzeler oldukça güzeldi. El Hedâ Tepesine çıktığımızda¸ burada pek çok maymun gördük. Bu maymunların ihtiyaçlarını yine insanlar karşılıyordu. Hatta bu tepeden Arafat görülüyor Mekke seyredilebiliyordu. Pek çok gül çiftliği vardı. Gülleri ise bir farklı güzel kokuyordu. Tâif'te Abdullah İbni Abbas (r.a)'ın türbesini ziyaret ettik. Onun için yapılan cami çok büyük ve güzeldi. Caminin yanına bir de okul yaptırılmıştı. Buradan ayrılarak Dakka Dağına çıktık. Buradaki görüntü gerçekten doğa harikasıydı. O kadar güzeldi ki uzun süre seyretmekten kendimizi alamadık. Bu arada sıcaklık 14-15 dereceye kadar düştü. El Fora Tepesine çıktığımızda da aynı güzelliklerle karşılaştık. Kısacası aslında Tâif cennetten bir köşeydi. El Matina bölgesine geldiğimizde çok duygulandık.


Çünkü burası Rasululllah (s.a.v.) Efendimizin Taifelilerce taşlandığı mekândı. 300 m ilerisinde Utbe ile Şeybe kardeşlerin O'nu dinlendirdiği ve üzüm ikram ettiği mekândı. Buraya geldiğimizde yapılan mescidi gördük. Mihrabı ve duvarları orijinaldi. Tarih süresince Osmanlı tarafından restore edilmişti. Ama şu anda bakımsızdı. Fakat mescit gül gibiydi ve gül kokuyordu. Şunu söylemek gerekir ki Hz. Peygamber (s.a.v.)'e dair tüm izler bakımsızdı. Bunların bakımlı hale gelmesi sahiplenilmesi ve yeniden restore edilmesi gerekmektedir. Bu hem Tâif¸ hem Mekke¸ hem Medine¸ hem Hayber¸ hem de Hudeybiye için geçerlidir. Bir sonraki gün Hudeybiye'ye gidildi. Burada Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in konakladığı yer gezildi. Kuyular ziyaret edildi. Etrafının yeşillik olması bizlerin dikkatini çekti. Buraya yapılan mescidin de yine harabe halinde olduğunu gördük. Gittiğimiz yerde bağcılık yapan birisi ile karşılaştık. Arıların küçük ve siyah olduğunu gördüğümüzde şaşırdık. Ballarının rengi de siyahtı ve bu bala Talha balı ismini veriyorlardı. Tadı ise çok güzel ve lezizdi.


Allah'ın beytinde¸ Allah'ın huzurunda¸ Vakıf Başkanımızın yanında gözler hep güzel görüyor gönüller hep güzeli hissediyordu. Bunun için de her şey güzeldi¸ mükemmeldi. Dönüşte tekrar İstanbul'a gelmiştik. Vakıf Başkanımızla sabah kahvaltısını yaptıktan sonra deniz kenarında adımlamaya başladık. Derya deryaya bakıyordu. Aslında hangisinin büyük derya olduğunu anlamaya hissetmeye çalıştık ve aklımıza Hulûsi Efendi Hazretlerinin şu beyti geldi. Bu beyti iyi anlamak ve idrak etmenin gerekliliğini hissettik:


"Çalkanır deryâ gibi dil bil ki deryâ andadır


  Öyle bir deryâdır ol kim dürr-i yektâ andadır…"

Sayfayı Paylaş