TASAVVUFÎ DÜŞÜNCEDE HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)

Somuncu Baba

"Tasavvufî düşünceyi öğreten¸ kendisi de bizzat yaşayarak müritlerine örnek olan ve onları bu doğrultuda eğiten mürşid-i kâmiller¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ashâbı arasında gerçekleştirdiği rehberliğini mânen temsil eden önder insanlardır. Onlar¸ dinî hayatlarını kendilerine önder ve rehber edindikleri Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaşadığı gibi düzenlemeyi esas aldıklarını açıkça belirtmektedirler. Yani nebevî kaynağa dayanmayan bir tarzı benimsemediklerini açıkça ifade etmektedirler."

Peygamberler kendi şahsî hayatlarının yanı sıra muhatap oldukları toplumları mânevî açıdan olgunlaştırmak için onları kötülüklerden arındırma¸ iyiliklere yönlendirerek kurtuluşa ermelerine vesile olma meyânında gayret ettikleri bilinmektedir. Bu anlamda vahye muhatap olan peygamberlerin kendilerine has derûnî (ruhsal¸ mistik¸ tasavvufî) yönleri olduğunu ifade etmek mümkündür. İlk insan ve peygamber olan Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan bu mânevî gelenek¸ peygamberler silsilesinin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz tarafından da sürdürülmüştür. O¸ mânevî hayatında geleneksel anlayışı benimsemekle beraber kendine özgü bazı yaklaşımlara sahiptir. O¸ sahip olduğu mânevî anlayış doğrultusunda etrafındaki sahâbîlerini de bu yönde eğitmiş ve onların daha sonraki nesillerin örnek alacakları kâmil insanlar olmasını sağlamıştır. Kişinin mânevî olarak gelişmesini amaçlayan tasavvufî düşünce ve anlayış biçiminin genel anlamda insanlığın ilk döneminden beri süregelen nebevî ve ilâhî geleneğe sahip olduğu söylenebilir.


Tasavvuf¸ genel anlamıyla İslâm düşünce tarihinde Hz. Peygamber (s.a.v.)'in mânevî ve ruhî tekâmülü gerçekleştirmek üzere tebliğ ettiği ve uyguladığı hususları düşünce¸ anlayış ve amel olarak gerçekleştirmeyi amaçlayan bir anlayış ve tarz olarak tarif edilebilir. Tasavvufî terbiyede ulaşılmak istenen önemli hedeflerden biri Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hayatı ekseninde gelişen geleneği sürdürerek bu örnekliği devam ettirecek olan kâmil insanların yetişmesini sağlamaktır. İslâm'ın ilk döneminde zâhitler ve daha sonra sûfîlerin öncülüğünde ortaya çıkan ve geliştirilen bu geleneğin savunucuları¸ sahip oldukları tasavvufî düşünce vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)'in mânevî hayatını örnek alarak kendilerini kâmilleştirmeyi (olgunlaştırmayı) amaçladıklarını belirtmektedirler. Bu durumda tasavvufu bir yönüyle "Hz. Peygamber (s.a.v.) ve sahâbîleri tarafından yaşanan mânevî hayatın yaşatılarak devam ettirilmesidir." şeklinde tanımlamak da mümkündür.


Tasavvufun kurumsallaşma döneminde usta-çırak ilişkisine benzer tecrübeye dayalı bir eğitim tarzını benimseyen sûfîlerin ifadesine göre bu yolun yegâne örnek ve rehberi Hz. Peygamber (s.a.v.)'dir. O¸ insân-ı kâmillerin en mükemmeli (olgunu) ve mükemmilidir (olgunlaştırıcısı).  Bu gerçeğe işaretle Allah (c.c.) âyet-i kerîmede¸ "Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin."[1]  buyurmaktadır. Dolayısıyla sûfîlerin benimsedikleri düşünceler ve geliştirdikleri anlayış biçimlerine model olan Hz. Peygamber (s.a.v.)'in onların fikir ve eylemlerindeki konumunu doğru bir şekilde tesbit etmek¸ gelişen bu yapıyı anlamak açısından oldukça önemlidir.


Genellikle sûfîler kendi amaçlarını ifade ederken Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şahsında temsil ettiği mânevî hayatı ve eylemleri gerçekleştirmekten bahsederler. Onların telkin ettiği ve öğrettiği dinî hayat¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in örnekliğinde yaşanarak geliştirilir. Dahası sûfîlerin bir kısmı¸ Hz. Peygamber (s.a.v.) ile tasavvufî terbiyeyi veren "mürşid-i kâmil" arasında çeşitli açılardan bağ kurmaya gayret ederler. Onlara göre¸ mürşid-i kâmiller Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bıraktığı mânevî mîrasın vârisleridir. Bu bağlamda kendi toplumu arasındaki mürşid-i kâmil ile ümmeti içindeki peygamber arasında mânevî rehberlik ve model insan olma açılarından benzetme yapılmıştır. Elbette peygamberlik görevi Hz. Muhammed (s.a.v.) ile sona ermiş olup hiçbir mürşid-i kâmil peygamber konumunda değerlendirilmemektedir. Dahası peygamberle mürşitler aynı seviyede görülmemektedir. Ancak burada peygamberlerin tebliğ için gönderildiği toplumdaki rehberlik ve modellik konumları ile mürşid-i kâmillerin irşat vazifelerini yürüttükleri toplumlardaki durumları ilişkilendirilmektedir. Bundan da açıkça anlaşılmaktadır ki¸ tasavvufî düşünceyi öğreten¸ kendisi de bizzat yaşayarak müritlerine örnek olan ve onları bu doğrultuda eğiten mürşid-i kâmiller¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ashâbı arasında gerçekleştirdiği rehberliğini mânen temsil eden önder insanlardır. Onlar¸ dinî hayatlarını kendilerine önder ve rehber edindikleri Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaşadığı gibi düzenlemeyi esas aldıklarını açıkça belirtmektedirler. Yani nebevî kaynağa dayanmayan bir tarzı benimsemediklerini açıkça ifade etmektedirler.


Sûfîler¸ uyguladıkları metotların Hz. Peygamber (s.a.v.)'den kendilerine kadar bağlı bulundukları mürşitler silsilesi vasıtasıyla kesintisiz olarak kendilerine ulaştırıldığını ifade ederler. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaşadığı mânevî hayatın sonraki nesillere aktarılması ve onlar tarafından benimsenmesi için mürşit-mürit ilişkisi çerçevesinde birebir eğitim gerçekleştirilip yaşanarak sürdürülmüş olur. Mânevî hayatı geliştirme metodunun mürşitler vasıtasıyla müritlere silsileler yoluyla aktarılma hadisesi "Allah'ın boyası (ile boyan)…"[2] meâlindeki âyetten de esinlenerek bazı sûfîler tarafından "insıbâğ (boyanma)" kelimesiyle ifade edilir. Yani Hz. Peygamber (s.a.v.) Allah (c.c.)'tan vahiyle aldığını etrafındaki sahâbîlerine; onlar¸ muhatap oldukları tâbilere ve onlar da kendilerinden sonraki önder şahsiyetlere öğretmişlerdir. Bu şekilde Allah (c.c.)'ın emirleri doğrultusunda eğitilerek şekillenen ve gerçekleşen Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaşantısı nesilden nesile aktarılarak söz konusu nebevî renge boyanma gerçekleşir. Böylece sözü edilen sürece her geçen dönemde görevi devralan yeni nesil tarafından süreklilik kazandırılarak devam ettirilmiş olur.


Hedeflerini kâmil (olgun) olmak ve bu amaçlarına uygun insanlar yetiştirmek şeklinde belirleyen sûfîler¸ bu yola girenlerin veya insân-ı kâmil olmaya niyet edenlerin kâmilliğin zirvesi olarak niteledikleri Hz. Peygamber (s.a.v.)'i örnek almaları gerektiğini ifade ederler. Bilindiği üzere İslâm¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaşantısıyla ümmetine öğretilip benimsetilerek kemâle erdirilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de¸ "Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım¸ size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a râzı oldum."[3] buyrularak bu gerçeğe işaret edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisine gönülden bağlanan sahâbîlerinin arasında diğer görevlerinin yanında bir mürşit olarak her zaman öğreticilik ve eğiticilik vazifesini yürütmüştür. Onun bu örnekliğine ve öğreticiliğine işaretle âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: "Odur ki¸ ümmîler içinde kendilerinden olan ve onlara Allah'ın âyetlerini okuyan¸ onları yücelten¸ onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi. Oysa onlar¸ önceden¸ açık bir sapıklık içinde idiler."[4] Bu âyet-i kerîmeye dikkatle bakıldığında Hz. Peygamber (s.a.v.)'in içinde bulunduğu toplumu eğittiği¸ onlara kitap ve hikmeti öğrettiği açık bir şekilde vurgulanmaktadır. Ebû Nasr es-Serrâc et-Tûsî'ye (ö.378/988) göre buradaki "kitap"tan maksat Kur'an-ı Kerim ve "hikmet"ten kastedilen isâbet (uygulama)dır. İsâbetin açılımı ise¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sünneti¸ ahlâkı¸ hâlleri ve hakîkatleridir. 


Sahâbîler gerçekleştirdikleri eylemler ve tecrübe ettikleri mânevî hallerinde karşılaştıkları veya çözemedikleri meseleleri bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.)'e sorarak halletmişlerdir. Sahâbîlerden sonraki nesil onların sahip olduğu bu şanstan uzaktı. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v.) hadîs-i şerîfinde¸ "Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyete erersiniz."  buyurarak sonraki neslin örnek alacağı kişilere işaret etmiştir. Bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.)'in terbiye¸ eğitim ve öğretiminden geçen sahâbîler tecrübe ettikleri mânevî hayatla kendileriyle muhatap olan nesle örnek olmuşlardır. Onlar "tâbîler" olarak nitelendirilen bu nesli Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kendilerini eğittiği şekilde yetiştirdiler. Onlara hâl¸ hareket ve tavırlarıyla birer model oldular.


Sahâbîleri göremeyen veya onların yaşadıkları dönemi idrak edemeyen nesle gelince¸ onlar da kendi aralarındaki "tâbiûn" neslinden kemâle ermiş ve örnek şahsiyet oluşturmuş insanlara uyarak bu mânevî mîrasın sürekliliğini sağlamaya çalışmışlardır. Onlar¸ kendilerinden önceki örnek insanlardan aldıkları terbiyeyi ve eğitimi daha öncekilerin yaptığı gibi muhataplarına aktarmışlardır. Böylece her dönemde bu mânevî görevi yürüten veya kendisine böyle bir sorumluluk yüklenen insanlar var olmuştur. Sonuç olarak dinî hayatın mânevî boyutu yaşanarak ve yaşatılarak nesilden nesile aktarılıp bugüne kadar taşınmıştır.


Sûfîler ortaya çıktıkları dönemden beri Hz. Peygamber (s.a.v.)'le kendileri arasında duygusal bir bağ kurmaya gayret etmişlerdir. Bu bazen rüya görme tarzında¸ bazen de uyanık olarak düşünme ve hayal etme veya diğer bir deyişle murâkabe şeklinde gelişmiştir. Onlar öyle veya böyle bir şekilde kendi yaşantıları ile Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hayatını anlayış ve amelî yönden ilişkilendirme yolunu tercih etmişlerdir. Bu anlamda sûfîlerin kendilerini mânen Hz. Peygamber (s.a.v.)'e bağlayan ve ona uyduklarını ifade eden kavramlardan biri de "râbıta-i rasûl"dür. Bu râbıta genelde mutavassıt sûfîlere yani seyr-i sülûke başlayıp mânevî terbiyesinde belli bir mertebe elde edenlere telkin edilir.  Sözü edilen kavramla sûfîler Hz. Peygamber (s.a.v.)'in nasıl bir insan olduğunu¸ ne şekilde yaşadığını ve onun mânevî davranışlarını nasıl gerçekleştirdiğini düşünürler. Tâbî olarak onlar sadece düşünmekle kalmayıp Hz. Peygamber (s.a.v.)'in örnekliğinde kemâl derecesini elde etmek için gayret ederek onunla kendi dinî hayatlarını aynîleştirmeğe yönelirler. Bu durumun onların her türlü mânevî hâlleri ve amellerine yansıtılarak rûhî gelişimlerini tekâmül ettirdiği sûfîler tarafından açıkça ifade edilmektedir.


Sünnet¸ tasavvufî düşüncede hayatî öneme sahiptir. Çünkü sûfîlere göre Sünnet¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ibadetleri ve gündelik hayatının yanı sıra mânevî amellerini de kapsamaktadır. Yukarıda belirttiğimiz üzere Hz. Peygamber (s.a.v.)'in mânevî örnekliği mutasavvıflar için ulaşılması istenen amaçtır. Her sûfî mânevî seyrine başlarken en mükemmel şekli Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şahsında temsil edilen model insan olmayı amaçlar. Bu sebeple tasavvufî düşüncede sürekli bir şekilde söz konusu amaca uygun olarak sünnete ittibâya vurgu yapılır. Sünnete ittibâya önem vermeyen veya onu yolunun sıhhati için bir ölçüt olarak değerlendirmeyen sûfî anlayışın hakîkî olduğundan bahsedilemez. Sûfîler açısından Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sünneti örnek alınacak bir olgu olmasının yanı sıra yaşanması ve her ferdin kendinde meleke hâline getirilmesi gereken mânevî hayattır.


 






[1] 68/Kalem¸ 4



[2] 2/Bakara¸ 38



[3] 5/Mâide¸ 3



[4] 62/Cum'a¸ 2

Sayfayı Paylaş