YERYÜZÜNDE TEVÂZÛ İLE YÜRÜYEN ALLAH’IN HAS KULLARI

Somuncu Baba

“Allah’a iman¸ kişinin kendine¸ hayata ve dünyaya anlam
vermesini sağlar. İman mü’minde benlik algılamasını
gerçekleştirir¸ ben ve ben ötesi şuuruna sahip kılar.
İman¸ kişide sorumluluk duygusu ve imtihan bilinci
uyandırır. İmanın esasında Yaratıcıya karşı duyulan
korku ve hayranlık¸ tevâzû ve güven vardır.”

İslâmî ilkelerin ve mânevî güzelliklerin mihveri olan tevâzû¸ mü’minin dünya hayatını süsleyen en önemli zîynettir. Bu haslet kul olmanın bir gereğidir. Bütün ihtiyaçlarını “el-Ganî” olan Allah (c.c.)’a arz ettiği zaman mü’min¸ hiçbir şeye sahip bulunmasa da ızdırap çekmez¸ acı duymaz ve yalnızlık hissetmez. Hak Teâlâ’nın varlığını zenginlik kaynağı addeden mü’min¸ tevâzûu ile Hakk’a boyun eğer¸ hakkı kabul eder¸ hakîkate âşinâlık duyar. Gerçek tevâzû¸ kibir ile zillet arasında itidali korumaktır. Kibir¸ insanın kendisini olduğundan yüksek göstermesi¸ zillet ve meskenet ise insanın kendisini ayıplanacak ve acınacak bir mevkie sokarak haklarını zâyi edecek bir duruma düşmesidir.[1]


Benliğin İnkişâfı ve Tevâzû


Allah’a iman¸ kişinin kendine¸ hayata ve dünyaya anlam vermesini sağlar. İman mü’minde benlik algılamasını gerçekleştirir¸ ben ve ben ötesi şuuruna sahip kılar. İman¸ kişide sorumluluk duygusu ve imtihan bilinci uyandırır. İmanın esasında Yaratıcıya karşı duyulan korku ve hayranlık¸ tevâzû ve güven vardır.[2] Böylesi bir imanî bilince sahip olanlar¸ boş gururdan uzaklaşır¸ kendini yeterli görme hastalığına kapılmaz¸ Allah’ın ihsan ve rahmetini görmezden gelmez¸ Allah’ın yardımına muhtaç olduğunu inkâra kalkışmaz¸ egosunu dev aynasında seyretme zilletine düşmez¸ narsizme varan saplantılara maruz kalmaz; sahip olduğu imkânlar¸ nimetler ve zenginliklerden dolayı azıtmaz¸ kendini kendine yeterli görmez¸ Allah’ın âyetlerinden yüz çevirip şaşırmaz¸ maddî imkânlarla şımarmaz ve maddî imkânsızlıklardan dolayı da bunalıma girmez. Bu bilinç onu yalnız Allah karşısında değil çevresindeki insanlara karşı da mütevâzı olmasını sağlar.


وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الأَرْضِ هَوْناً وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلاماً


Rahmân'ın (has) kulları onlardır ki¸ yeryüzünde tevâzû ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) “Selam!” derler (geçerler)[3];


وَلا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلا تَمْشِ فِي الأَرْضِ مَرَحاً إِنّ اللَّهَ لا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ


“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah¸ kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri aslâ sevmez.[4]


âyetlerindeki tavsiyeler¸ bizleri sahip olmamız gereken çizgiye davet etmektedir. Tevâzû ile donanmış bir iman¸ kişinin davranışlarını belirlemeye başlar. Yeme-içme¸ giyim-kuşam¸ hal ve hareketlerde tevâzû zenginliği belirmeye başlar. Zira Peygamber Efendimiz bu gerçeği şu şekilde beyan kılmaktadır: “Mütevâzı giyinmek imandandır.”[5]


Tevâzûu şiar edinirken¸ zillet ve gururdan kaçınmak kendimiz olabilmektir. İnsan¸ benliği ile aslına rücû edebilmeli¸ nereden geldiğini idrak etmeli¸ insanlığın ilk örneği olan Âdem Peygamberin yolundan şaşmamalı. Zira Âdem (a.s.) fakr yolunun sultanı idi. Yoksulluk alçakgönüllülüğü talep eder ki¸ bu da insanın ilâhî gerçeklik karşısında zayıflığını ve hiçliğini kabul etmek demektir. Tevâzû¸ tüm iyilikleri Allah’tan ve tüm kötülükleri de kendimizden bilmektir. Zira bir insanın Allah yolunun yolcusu olması için¸ Allah’ın bahşettiği başarılara her baktığında¸ “Allah’a hamdolsun.”¸ kendi yaptığı işlere bakınca da “Allah’tan af dilerim.” demesi gerekir.[6] Peygamber Efendimizin verdiği terbiyeye göre¸ tevâzûun ilk şartı¸ rastladığımız herkese selâm vermek¸ selâm verenin selâmına mukabele etmek¸ meclisin en aşağısına râzı olmak¸ övülmekten ve iyiliklerimizin sayılıp dökülmesinden hoşlanmamaktır.


Tevâzû¸ kişinin eylemlerinden önce varlık konumuna tekâbül eder. Bu¸ Allah’ın her şey olduğunu¸ bizimse hiçbir şey mesâbesinde bulunduğumuzu idrak etmektir. Bütün tezâhürler¸ geldikleri yere dönerler. İbnü’l-Arabî’nin ifadesiyle tevâzû¸ Allah’ın onu herhangi bir mahlûkuna tamamıyla vermeyeceği kadar fazlasıyla derin bir erdemdir. Esas itibariyle tevâzû¸ iki şeyin farkında olmaktır: Birincisi¸ biz mevcut değiliz¸ çünkü sadece Allah hakikaten mevcuttur; ikincisi her insanoğlunun bize öğretecek bir şeyi vardır¸ çünkü insan sûreti sınırlı olsa da sınırlamalar iki farklı insan arasında aynı değildir.[7]


Bahsedilen ölçülere dikkat sadedinde Hasan-ı Basrî (ö.110/728)¸ “Tevâzû; bir kimsenin evinden çıkıp giderken yolda rastladığı her Müslüman’ı kendisinden üstün kabul etmesidir.” derken¸ Fudayl b. Iyâz (ö.187/802) da zâhid muhaddislerden Şuayb b. Harb’e¸ Kâbe’yi tavaf ettikleri bir esnada şu hatırlatmayı yapar: “Şuayb! Eğer bu yılki hacca sen ve benden daha günahkâr bir kimse gelmiştir diye düşünüyorsan¸ bil ki bu çok fenâ bir zandır.[8]


İlim Erbabının Tevâzûu


Tevâzûun kendisine en çok yakıştığı kesimler âlimler¸ âmirler ve zenginlerdir. Özellikle âlimler ilimlerine tevâzûu eşlik ettirmediklerinde kendileri ile çelişkiye düşmeye¸ heybet ve vakarlarını¸ kimlik ve saygınlıklarını kaybetmeye başlarlar. Zira Hz. Allah’a gereğince kulluk yapanlar¸ O’nun büyüklüğü karşısında hiçlik duygusuna bürünürler ve Allah karşısında nefislerini zillete büründürürler.[9] Üst düzey ilmî birikimleri¸ saygın kişilikleri¸ gıpta edilen ahlakları nedeniyle Rabbânî âlimlere melekler gıpta ederler. Melekler¸ talep ettikleri değerin rızası için ilim öğrencisine kanatlarını indirirler.[10] Hakîkat arayışını sürdüren ilim ehlinin takipçileri olan melekler¸ böylesi ilim erbâbını tebcîl edip onlara tevâzû gösterirler. Allah (c.c.)¸ melekleri Âdem (a.s.)’a ”secde” etmek¸ ona tevâzû göstermek ve onun hükmüne boyun eğmekle yükümlü kılmış ve terbiye etmiştir. Allah onları¸ beşer ilmine itaat etmeleri ve tevâzû göstermeleri hususunda uyarmıştır. Muhasibî (ö.243/857)’nin de belirttiği gibi¸ âlimlerin ilimleri arttıkça havf hallerinin¸ havf halleri arttıkça amellerinin¸ amelleri artıkça da tevâzûlarının artması gerekir.[11]


İslâm medeniyetinin öncüleri olan Müslüman âlimler¸ değil mâlûmâtını kaydetmek¸ hatta çok defa yazdığı bir levhanın altına imzasını dahi koymaktan çekinecek derecede bir ihtiyata sahip idi. Zira meydana koyduğu eserinden kendisine bir gurur payı çıkarmamak terbiyesiyle yetiştirilmişti. Bağdat Müftüsü Zevâhî’nin¸ “Böyle geniş bilginiz varken¸ neden kitap yazmıyorsunuz?” diye soranlara verdiği cevap şudur: “Öğreticiliğim yazıcı olmaktan beni alıkoydu. Ama pişman değilim. Talebelerimin mecmûundan öyle bir eser meydana getirdim ki¸ bunların her satırı ilim adına bir müelliftir.”[12]


İlmine mağrur kişinin düştüğü acıklı hâli Mevlân⸠“Gramerci ile Gemici” hikâyesinde şu şekilde anlatmaktadır:


Kendi kendisine âşık bir dil âlimi¸ bir gün karşı sahile geçmek için kayığa biner. Cahil gördüğü kayıkçıya ilmiyle biraz hava atıp bencilliğini tatmin etmek ister ve sorar:


– Kayıkçı! Sen hiç mantık¸ sarf¸ nahiv bilir misin?


Kayıkçı biraz mahcup cevap verir:


– Hayır¸ bilmem. Tahsil hayatım hiç olmadı.


Kendini beğenmiş bilgin sırıtır:


– Desene ömrünün yarısı boşuna gitti.


Kayıkçı bu üstünlük taslamadan ötürü incinir¸ ama sesini çıkarmaz. Çok geçmeden denizde bir fırtına başlar ve kayık¸ dalgalar arasında inip çıkar. Bu defa kayıkçı¸ dil âlimine döner ve sorar:


– Efendi¸ sen yüzme bilir misin?


Adam iyice korkmuş bir halde¸


– Hayır¸ yüzme bilmem!


der. Bu cevap üzerine kayıkçı¸ taşı gediğine koyar:


– İşte şimdi senin hayatının hepsi boşa gitti!’[13]


Mevlân⸠Mesnevî’deki bir diğer metaforunda benlik kaygısı güdenlere şu acı gerçeği haykırır: “Deniz suyu ölüyü el üstünde tutar¸ ama düşen adam diri olursa nasıl kurtulsun? Sen de eğer benlik iddianı öldürürsen¸ hakîkat denizi¸ seni başının üstünde taşır. Ey bilgin¸ sen halka eşek diyorsun¸ ama işte eşek gibi buz üstünde kalakaldın…”[14]


Özetle¸ kibirli isimlerin velâyet mertebesi ile uzaktan yakından bir alakası yoktur. Velâyetle kibri yan yana getirmek imkânsızdır. Zira tevâzû ve nedâmet¸ velâyetin zorunlu temelleridir.[15] İnsanı hor görmeyerek ona saygı göstermek ve ona hizmet etmek mânevî yükselişin yegâne şartıdır. “Yaratılanı Yaratan’dan dolayı sevmek” sevilmenin göstergesidir. Mevlânâ’nın¸ hamama cüzamlı insanlarla beraber girip¸ onları kucaklayıp¸ yaralarına elleriyle dokunup¸ ellerini yüzüne sürmesi buna en güzel misallerdendir. Sûfîler¸ tevâzû konusunda¸ sâlikin insanlar için hizmet ederken ayırım gözetmemesine dikkat etmesini söylerler. Onlar¸ hizmetten zevk almanın¸ kişinin benliğine değer vermesiyle orantılı bir olgu olduğunu belirtmişlerdir. Bu mânâda gerçek tevâzû¸ şefkat kanatlarını halkın üzerine germek ve onlara yumuşak davranmaktır.[16] Ensesi kalın olanların tevâzû göstermesi erdemli bir davranışken¸ dilencilerin tevâzû göstermesi meslekleri gereğidir. Bilhassa ilim erbabının ilmi ile paralel olarak tevâzûlarının da artması gerekir.


 






[1] Ebü'l Hafs Şihậbüddin Ömer es-Sühreverdî¸ Avarifu'l Maârif -Tasavvufun Boyutları-¸ haz. H.Kâmil Yılmaz-İrfan Gündüz¸ İstanbul 1990¸ s. 300-302.



[2] Recep Ardoğan¸ Kur’an ve İnsan Psikolojisi¸ İlkadım Kitapları¸ Ankara 1998¸ s. 153.



[3] 25/Furkân¸ 63.



[4] 31/Lokmân¸ 18.



[5] Ebû Davud¸ Tereccül¸ 1 (4161); İbn Mậce¸ Zühd¸ 22 (4118).



[6] William Chittick¸ Varolmanın Boyutları¸ çev. Turan Koç¸ İnsan Yayınları¸ İstanbul 1997¸ s. 98.



[7] Lale Bahtiyar¸ Sufi Tasavvufi Arayışın Dışavurumu¸ İz Yayıncılık¸ İstanbul 2006¸ s. 32.



[8] Ebü’l-Kasım Abdülkerim el-Kuşeyrî¸ er-Risaletu’l-Kuşeyriyye fi ilmi’t-tasavvuf¸ haz. Ma’ruf Zerrik ve Ali Abdulhamid Baltacı¸ Daru’l-Hayr¸ Beyrut 1993¸ s. 149.



[9] Tacü’l-İslậm Ebû Bekir Muhammed el-Kelâbâzî¸ et-Taarruf li-mezhebi ehli’t-tasavvuf¸ tah.: Mahmud Emin en-Nevevi¸ el-Mektebetü’l-Ezheriyyetü li’t-Türas¸ Kahire 1992¸ s. 97.



[10] Ebu Davud¸ İlim¸3/432; Tirmizî¸ İlim¸ 5/48.



[11] Ebû Abdillah el-Haris b. Esed Muhâsibî¸ Risâletü’l-müsterşidîn¸ tah. Abdulfettâh Ebû Gudde¸ Daru’s-Selâm¸ Kahire 1402/1982¸ s. 100



[12] Sâmiha Ayverdi¸ İbrâhim Efendi Konağı¸ Kubbealtı Neşriyâtı¸ 6. Baskı¸ İstanbul 2005¸ s. 114.



[13] Ahmet Kabaklı¸ Mevlân⸠Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları¸ 7. Baskı¸ İstanbul 2003¸ s.140.



[14] Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî¸ Mesnevî Tercemesi ve Şerhi¸ ter. ve şerh. Abdulbâki Gölpınarlı¸ İnkılâp Kitabevi¸ III. Baskı¸ İstanbul 1990¸ c. I¸ s. 267.



[15] Michel Chodkiewicz¸ Sahilsiz Bir Umman -Hakikat¸ Şeriat ve İbn Arabî-¸ çev. Atila Ataman¸ Gelenek Yayınları¸ İstanbul 2003¸ s. 151.



[16] Vahit Göktaş¸ Hicri IV. Asır Buhara’da Tasavvuf¸ Meydan Yayıncılık¸ İstanbul 2008¸ s. 301.

Sayfayı Paylaş